EURO POLİTİKA

Avrupa’da Yükselen Popülizm ve Radikal Sağ: Avusturya Örneği

Doç. Dr. Selcen ÖNER

Popülizm ve radikal sağ konusuna ilgi, akademik araştırma ve yayınlar son yıllarda giderek artmaktadır. Popülizmin farklı çeşitleri Latin Amerika, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da daha sık görülmektedir. Latin Amerika’da popülist liderler tek başına yürütmeyi tek başına elde edebilse de, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da çok daha ender yürütme gücünü elde edebilmektedirler (Sözen, 2017). Brexit referandumu sonucu (%52’nin AB’den ayrılma yönünde oy vermesi), ardından Trump’ın Kasım 2016’daki ABD başkanlık seçimlerini kazanması, 2017’de Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde popülist radikal sağ Ulusal Cephe (FN)’nin lideri Marine Le Pen’in ikinci tura kalması ve pek çok Avrupa ülkesinde popülist radikal sağ partilerin meclisteki temsil oranlarını arttırması, hatta Avusturya örneğinde görüldüğü gibi koalisyon ortaklarından biri olması, popülizm ve radikal sağın dünyada, özellikle de Avrupa’da yükselişinin göstergeleri arasında görülmektedir.

Popülizmin tanımı konusunda literatürde farklı bakış açıları vardır. Dahrendorf (2003; içinde Müller, 2017:26) “popülizm basit, demokrasi ise karmaşıktır” demiştir. Popülizmle ilgili farklı yaklaşımların uzlaştığı noktalar arasında popülist partilerin ve liderlerin yükselişte olduğu ve bu yükselişin demokratik rejimler üzerinde önemli etkileri olduğu bulunmaktadır (Sözen, 2017).  Müller (2017: 14)’in dediği gibi “bir popülizm teorisine sahip değiliz ve siyasal aktörlerin ne zaman popülist olarak adlandırılabileceklerine dair anlamlı bir kriterimiz yok”. Popülizm bir tür siyaset yapma yöntemidir. Popülistler seçkin karşıtı ve çoğulculuk karşıtıdır, bir yandan da sadece kendilerinin halkı temsil ettiğini iddia ederler. Popülistleri tamamen dışlamak da dışlayıcı popülist politikalara onların yöntemiyle tepki vermek anlamına geldiğinden doğru bir tepki değildir (Müller, 2017: 15).

Mudde (2007) popülizmin üç ayırt edici özelliği üzerinde durur. Bunlar sistem dışı olmak, otoriterlik ve ‘nativism’ (yerlicilik) dir. Popülist partiler gerçek halkın sesi olduklarını iddia ederler ve düzenin elitlerinin karşısında kendilerini konumlandırırlar. Elitler, entellektüelleri, iş dünyasının önemli isimlerini veya seçilmiş merkezdeki siyasileri içerebilir. Bu tür partiler otoriter eğilimler gösterirler ve genellikle karizmatik liderleri vardır ve çoğunluğun istekleri ön plandadır. Genellikle sık sık referandum yapmayı tercih ederler. Azınlık hakları, denge denetleme mekanizması ikinci plandadır. ‘Nativism’, yani yerel halkın hak ve çıkarlarını koruma anlayışı da Batıda göçmen karşıtlığı veya etnik ve dini azınlıklara yönelik dışlayıcı politikalar olarak yansır.

Avrupa’daki ekonomik kriz, küreselleşmenin eşitsiz gelir dağılımına yol açması, artan işsizlik oranları, terör olaylarındaki artış, vb. nedenler popülizmin yükselişinde etkili olmaktadır (Aydın-Düzgit ve Keyman, 2017: 5). Popülist liderler merkez partilerinin birbirinin benzeri olduğunu ve halkın sorunlarına çözüm üretemediğini, buna karşılık gerçek alternatifin kendi partileri olduğunu ve yerel halkın çıkarlarını en iyi kendi partilerinin savunduğunu iddia etmektedirler.

Popülist radikal sağ partiler, güvenlik ve kimlik kaygılarının arttığı bir dönemde seçmen desteğini arttırabilmektedir. Popülist radikal sağ partiler, Avrupa kültürünün kendi kültürel kimliğini Avrupa dışından olan kültürlerin istilasından koruma haklarının olduğunu iddia ederler (Zaslove, 2004: 100-104). Avrupa’da refah devletinin küçülmesi, artan göç dalgaları, 2008 ekonomik krizi, popülizmin Avrupa’da yükseliş nedenleri arasındadır (Müller, 2018: 115). Suriye krizi sonrası Avrupa’ya yansıyan mülteci krizi de bu süreçte etkili olmuştur.

Popülistler ulusal parlamentolarda pek fazla temsil edilmediği ülkelerde bile merkez partiler üzerinde etkili olabilmekte, merkez partilerin söylemini, başta göç ve mülteci politikaları olmak üzere kamu politikalarını etkileyebilmekte, hatta Brexit sürecinde İngiltere Bağımsızlık Partisi (UKIP) örneğinde görüldüğü gibi ülkelerinin geleceğinde de çok etkili olabilmektedirler (Inglehart ve Norris, 2016).

Inglehart and Norris (2016) artık eski sol-sağ ayrımının yerine, kültürel popülistler ve kozmopolit liberaller ayrımının geldiğini ileri sürmüştür. Popülizmin yükselişini açıklayan iki temel bakış açısı bulunmaktadır: “Ekonomik güvensizlik”, diğeri ise “kültürel gerileme” tezidir. Avrupa’da popülist radikal sağın yükselişine baktığımız zaman sadece ekonomik koşulların Avrupa’da popülist radikal sağın yükselişini açıklamada yetersiz kaldığı görülmektedir. Avusturya örneği dışında, ekonomik açıdan gelişmiş, refah devletinin etkin bir şekilde işlediği İsveç, Danimarka gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde de popülist radikal sağ partilerin yükseliş eğiliminde olduğu görülmektedir. Bu nedenle kültürel yaklaşım ve halkların kimlik kaygılarının da popülist radikal sağın yükselişini etkileyen unsurlar arasında göz önüne alınmasında fayda vardır.

Seçimlerde popülist partilere oy veren seçmenlerin korku, öfke ve kızgınlık gibi duygularla hareket ettikleri görülmektedir. Avrupa’da çoğunlukla popülist radikal sağ partilere oy veren seçmenler daha az eğitimlidirler, daha az kazanırlar ve çoğunlukla erkektirler (Mudde ve Rovira, 2013: s. 493-512, içinde Müller, 2017: 27-29).

Popülist radikal sağ partilerin yükselişi son 2014 Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde de göze çarpmaktadır. Bu partilerin en önemli ortak özelliklerinden biri de Avrupa şüpheciliğidir. Örneğin, İngiltere’den UKIP 2009’da AP seçimlerinde aldığı  %16.09 oy oranını, 2014 AP seçimlerinde %26.77’ye çıkarmıştır. Diğer yandan, popülist radikal sağın yükseliş eğilimi sadece seçim sonuçlarında değil, gündemi giderek daha fazla etkileyebilme ve kamuoyunu yönlendirme gücüne de yansımaktadır  (Yıldırım, 2017: 62-63).

11 Eylül sonrasında İslamofobinin ve İslam karşıtlığının Batıda yükselişiyle popülist radikal sağ partiler ırkçı söylem ve politikalardan ziyade kültürel açıdan dışlayıcı söylem ve politikalara yönelmeye başlamışlardır. Bu partilerin söylem ve politikalarında göçmen karşıtlığı, özellikle de Müslüman göçmen ve mülteci karşıtlığı son yıllarda öne çıkmaya başladı. Özellikle mülteci  krizi sonrasında AB ülkelerinin ortak bir mülteci politikası geliştirme çabalarına rağmen bu çabaların sonuçsuz kaldığı görülmektedir. Yunanistan ve İtalya gibi AB’nin dış sınırlarında yer alan, mültecilerin ilk giriş noktası olan ülkeler ağır sorunlarla karşılaşırken, Macaristan gibi bazı AB ülkelerinin mülteci kabulüne karşı olmaları, AB ülkelerinde mülteci krizinin giderek daha da büyümesine yol açtı. Bu ortamda popülist radikal sağ partiler de göçmen ve mülteci karşıtı söylem ve politikalarla oy oranlarını arttırmaya başladılar, hatta Avrupa’daki en eski ve köklü radikal sağ partilerden biri olan Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) 2017’deki federal seçimler sonucunda Hristiyan Demokratlarla birlikte iktidar ortaklarından biri oldu. Devamını okumak için