Almanya’nın Mülteci Krizindeki Rasyonel Tavrı

Cem Bürüç

Almanya’nın mülteci krizine en başından beri realist bir bakış açısı ile bakması ve AB’nin karar alma organlarında da bu yönde davranması eleştiri konusu olmuştur. Almanya’nın mülteci krizine realist bir tavırla yaklaşmasının başlıca unsuru maliyettir. 1951`de imzalanan ve 1954´de yürürlüğe giren Cenevre sözleşmesi mültecilerin geri gönderilmesini engelleyerek statülerini kalıcı hale getirmiştir. (Tayyar:2010:163)

Gerek küresel piyasada gerekse Avrupa’da ekonominin istenilen seviyede olmaması Avrupa’nın değerlerini ikinci sıraya almasına neden olmuş ve rasyonel davranmaya zorlamıştır. Avrupa mülteci krizinde rasyonel olmak zorunda kalmıştır, çünkü realizme göre, eğer devlet hayati çıkarlarını gözetmede başarısız olursa içinde bulunduğu uluslararası toplum tarafından acımasızca cezalandırılır. Realistlere göre, rasyonel bir aktör olan devlet dış politikada maliyet unsurunu göz ardı etmemelidir. (Bayraklı, Keskin: 2015:10).

Almanya’nın bu konudaki tavrı rasyonel görünmekte fakat kendi değerleri ile çelişmesi ileri de sorun yaşatacağı için bu konuyu yumuşatmaya gayret sarf etmektedir. Bu konuda Avrupa Birliğinin lokomotifi Almanya’nın, maliyeti diğer AB devletleriyle paylaşmaya çalışması kendi içinde yaşadığı çelişkiler ve iç politikadaki konjonktürel sorunlar gün geçtikçe büyümeye başlamıştır. Schengen alanındaki sorunda bu sorunların üzerine eklenmiş durumdadır. Almanya’nın İtalya’nın üzerine mültecileri yıkarak konuyu kapatmak istemesi İtalya’nın mültecilere Schengen vizesi vererek serbest dolasım hakkı vermesiyle delinmiş, ardından Macaristan’ın da kapıları açmasıyla sorun iyice büyümüştür. Danimarka‘nın İsveç ve Almanya sınırların da sınır kontrolleri yapması da bu alandaki açığın daha da büyümesine neden olmuştur.

Angela Merkel‘in partisi Hristiyan Demokratlara göre mülteciler Almanya’ya alınmamalı ve kapılar kapatılmalıdır. Yeşillere göre ise, Suriyeli mültecilere kapı açılmalı ve destek verilmelidir. Angela Merkel’in göstermiş olduğu tavır ise bu sorunun bir Avrupa Birliği sorunu olduğu ve bu yükün diğer Avrupa devletleriyle birlikte organize olarak göçmen sayısını düşürmeye yönelik çalışmalar olmalıdır. Ayrıca insanları göçe zorlayan sebeplerle mücadele edilmelidir. Ancak Merkel’in bu konuda iç politikayı da düşünerek hareket alanı kısıtlanmış parti içinde yoğun eleştirilere maruz kalarak “Anaç” olarak nitelendirilmiştir. Merkel bu baskılara dayanamayarak kendi partisi içindeki muhaliflerle uzlaşarak taktik değiştirmiş ve mülteci sayısına sınırlama getirileceği cümlesi yerine “hissedilir” derecede azaltılacağı cümlesi üzerinde uzlaşılmıştır.

Merkel’in bir beyanatında; “Çok kültürlülük paralel toplumlara yol açan ve bu yüzden kendi kendini kandırmak anlamına gelen bir yalandır” (Dalaman:2015) demesi de ayrıca Merkel üzerinde soru işaretleri yaratmış durumdadır. Avrupa Birliğindeki aşırı sağın dirilişi de ayrıca önünde duran bir sorundur. Adil bir yük paylaşımını sağlayamayan AB, bu konuyla mücadelenin Türkiye ile uzlaşarak daha rahat çözüleceğini düşünmeye başlamış ve maddi olanaklarını Türkiye‘nin üstündeki yükü hafifletecek bir yol haritasına döndürmeye başlamış bulunmaktadır. Buna ek olarak Yunan donanmasını da güçlendirerek kaçak geçişlerin önünü kesmeye çalışmaktadır. Bu uğraşları ise henüz olumlu bir sonuç doğurmuş değildir.

Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir