BREXIT: Öncesi ve Sonrası

 

Aziz KORKMAZ

 

Giriş

Bu çalışmanın amacı Brexit referandumuna uzanan olaylar toplamını incelemek, süreci netleştirip -hazırlık aşamaları ve nedenlerine bakarak; genel itibari ile oluşabilecek muhtemel sonuçları -veya sonuçlar toplamını, öngörüsel olarak ortaya çıkarmaktır. İnceleme olay eksenli hazırlanmıştır. Çeşitli neden-sonuç ilişkilerinden yararlanılarak analiz edilen süreçleri kapsar. Bu bakımdan uluslararası ilişkiler teorileri analiz düzeyinde kullanılan argümanlar arasında -özellikle yer alır.

Birliğin Tarihi

Dünya geneli 2 savaşa neden olan Avrupa devletleri 2. Savaşı Atlantik’in öbür yakasındaki kuzenleri ve hiçbir zaman anlaşamadığı Sovyet Rusya’sının yardımları ile atlatabilir. Nitekim bu tarihlerde gizli anlaşmalar ve sözleşmeler olduğuna dair ciddi kanıtlar bulunsa da çoğu defa bu anlaşmalar inkâr edilmiş -veya gizli başlığı altında toplanarak irdelenmesine müsaade edilmemiştir.

Savaş sonrası büyük bir yıkım yaşayan Avrupalı devletlerin yine imdadına ABD’li kuzenleri yetişir.  Truman Doktrini ve Marshall Planları savaş sonrası Avrupa’sının -yeniden toparlanmasına ve bir denge kurulması adına atılmış adımlar olarak, tarihi değeri büyük hamlelerdir. Bu dönemde yardımlardan Türkiye Hükümeti ve Yunan Hükümeti de yararlanır. Bu iki devletin ayrı ayrı yardım paketlerinden yararlanmasının temel nedeni ise komünizme karşı ABD’nin izzet-i nefis meselesi olan anti-komünist politika yatar. Bizzat Başkan Truman tarafından doktrinin amacının komünizme karşı mücadele olduğu kongrede ilan edilir (Ortaylı, 2015: 186).

Bu süreçten sonra doğu Avrupa’da birçok devletin Rus hegemonyasına girmiş olması, planı hemen işleme alınması hususunda teşvik eder. Neticede Yunanistan’da bulunan komünizm isyanları bastırılır, Türkiye’de çalışan komünistlerin de etkinliği köy enstitülerinin açılması ile bir nebze de olsa kırılır.

Liberal söylemler ve kazan-kazan denklemine kurulu doktrin ve yardım planları işleme girdiğinde bir bir yaptırımları da su yüzüne çıkmaya başlar. Bu sistematik yeni güç bloğunun oluşum aşamasında kendini ilk belli eden ise Avrupalı başat güçlerin ilk etapta ‘Kömür-Çelik Ortaklığı’ olarak başlayan ve günümüze devletler üstü bir mekanizmaya dönüşen Avrupa Birliği’ ve ABD Müttefikliği -veya Batı Bloğu oluşur.

Franco-PrussianSavaşları  Gölgesinde Kömür-Çelik İşbirliği Anlaşması

Kömür çelik üzerinde bu kadar durulmasının temel nedenlerini inceleyecek olursak tarih bu noktada bize yardımcı olacaktır. Alsas-Loren bölgesi Frank ve German ulusları arasında Kutsal Roma İmparatorluğunun ilk ilamından, Napolyon’a kadar geçen süre içerisinde her zaman sorun olmuştur.

Bölge tabiatı itibari ile oldukça zengin kömür madenlerine ve aynı zamanda iki yerel altın madenine sahiptir. Kaynak bakımından cezbedici bu bölge zaman zaman hangi ulusun hegemonyası daha fazla ise o yönde kontrolünü ikbal etmiştir. Bir dönem Fransız İmparatorluğu ele alırken, bir dönem Kaiser Alman İmparatorluğu konuya kontrolü eline alır.

Birinci Dünya Savaşı öncesi patlak veren Franco-Prussian Savaşları kimin kaynaklara sahip olacağı yönünde verilmiş daha sonra Prusyalı Almanlar tarafından ele geçirilmiştir. Bu durum Fransızlar için yeterli olmayınca 1. Dünya Savaşı -Fransa’nın bir önceki savaştan dolayı tatmin olmamış yanını temsilen, patlak verir. Birinci büyük savaştan sonra hezimete uğrayan Alman ulusları -savaşlardan sonra anlaşmaların yeterli gelmediği taraf olmuş, tekrar savaşabilmek için örgütlenmeye başlamıştır. Bu dönemde Adolf Hitlerin söylemlerine bakıldığı zaman dikkat edilecek ilk hususlardan biri; Fransa ve Kiel bölgesinde bulunan zengin kömür yataklarının geri alınması olur.

Nitekim ikinci büyük savaşta bir kömür çelik uyuşmazlığı nedeni ile inanılmaz boyutlarda patlak verir. Tarihsellik ilkesi ışığında hareket ettiğini düşündüğüm Amerikalı bilim insanları ve siyaset yapıcılarının da temeli kömür ve çeliğe dayanan ortaklığı niçin hazırladığı nedenleri ile kendini gösteriyor. ABD kuzenleri arasında bir defa daha kaynak yönetimi ile ilgili bir gerilimi istemiyor. Dolayısı ile bu hususta 1951 yılında Almanya-Fransa-İtalya-Benelüx ülkeleri arasında kömür çelik anlaşması imzalanır. Birliğin ilk temelini oluşturan bu anlaşma ile Avrupa belki de Roma döneminden bu yana ilk defa sınırlar ötesi bir organizasyonun temellerini atmış olur (İnat ve Cicioğlu, 2015: 629-631).

Büyük bir ekonomi ve güç havzası oluştuktan sonra, sıra -Amerikalıların Avrupalı kuzenlerine bir emniyet mekanizması kurması ve uyumlu bir partner yetiştirmesine gelmiştir

  1. Genişleme: ABD’nin gizli partneri Birleşik Krallığın Birliğe Dahil Oluşu

Temeli atılmış birliğin teknik açıdan geçirdiği evrimi bir kenara bırakırsak hacim ve etki alanı bakımından ilk evrimini İngiltere’nin katılımı ile görebiliriz. Birinci genişleme olarak da adlandırabileceğimiz bu süreçte İngiltere’nin kabulü oldukça zorlu bir sürece tekabül eder.

Dönem içi siyasilerin tepkilerine bakarak belirtebiliriz ki her iki tarafında bu kaynaşmaya çok sıcak bakmadığı açıktır. De Gaull‘ün iki defa İngilizlerin başvurusunu tarihi çekişmeye dayandırarak reddetmesi, Winston Churchill’in ‘Destekliyoruz ama onlardan değiliz’ söylemleri aslında kıta Avrupa’sı ve ada arasında farklılıkların -ve ayrı fikirlerin, ilk günden beri kendini belli ettiği gösterebilir (İnat ve Cicioğlu, 2015: 633).

Konjonktürel olarak bakacak olursak; ABD’nin hem bir soğuk savaş idare etmesi hemde Fransızlardan Çin ve Vietnam sorunlarını ithal etmesi; kıta ülkesi ABD’nin gücünü azaltmakta uluslararası prestijini yıpratmaktaydı. Bütün bunlara ek olarak sadece 20 yılda inanılmaz bir performans sergileyen Batı Almanya Federal Cumhuriyeti üçüncü defa yükselebilecek bir Alman ‘fobisini’ de beslemekteydi. Dönemin Alman fobisinin en belirgin özelliklerini Amerikan edebiyatında ciddi yer edinen ‘çizgi roman’ hikayelerinde görebiliriz. Hali hazırda Doğu Almanya’nın komünist bloğun bir elemanı olması da tekrar bir Alman gerilimi ihtimalini arttırmaktaydı.

Vietnam Savaşı sırasında ciddi anlamda değer kaybeden Amerikan Doları karşısında yükselen yıldız Alman Mark’ı oluyordu. Bu durum aslında ABD’nin istediği güçlü bir Avrupa denklemini destekler; fakat tek bir güçlü devlet merkezli Avrupa gerçek anlamda ABD için uyumlu bir müttefik olmayabilir. Nitekim daha yeni savaştan çıkmış iki ulustan bahsediyoruz, dolayısı ile bu durumun ABD’yi tedirgin etmediğini söyleyemeyecek bir çok kültürel argüman mevcut.

Tesadüf odur ki Vietnam Savaşının hemen bitmesi ve İngiltere’nin Avrupa Birliğine dahil edilmesi ardı ardına gelen bir olay zincirinin parçası olabilir. Bir Almanya kadar olmasa da hızla toparlanan İngiltere’nin AB içi dengede önemli bir aktör olması muhtemeldi. ABD’nin denge politikasında önemli bir konumu olan İngilizler -sözü edilen gizli anlaşmaların da etkisi ile, istemeye istemeyede birliğe dahil edilmiş olurlar. Bu süreç ilk genişleme süreci olarak kabul edilebilir.

Soğuk Savaş Sonrası Avrupa

İkinci Dünya Savaşından sonra patlak veren ideolojiler savaşı olarak adlandırılan soğuk savaş döneminin sonlarına doğru 2 genişleme ve bir ayrılma yaşayan AB kendi içinde en önemli adımı -kurumsal bir çatıyı, atarak ‘Tek Senet’ anlaşmasını imzalar. Kurumsal karar alma mekanizması olarak da kabul edebileceğimiz anlaşma sonrası dünya konjonktürel açıdan dramatik değişimlere sahne olur.

Berlin Duvarı yıkılır, Sovyet Rusya’sı dağılır, Balkanlar Rus etkisinden kurtulur ve bir bakıma Marshall Planları hakkıyla yerini bulur ve komünist felsefe dünya sahnesinde ciddi anlamda geri plana itilir. 1990 yılında duvarın yıkılması ile Alman ulusları tekrar bir araya gelmiştir. Bu bakımdan bakıldığında Maastricht Anlaşması tekrar Alman Mark’ını ortak AB sınırları içerisinde etkisini kırmayı da amaçlayan ve birçok yönden güçler ayrılığı ilkesini destekleyen niteliktedir.

Tek Senet ile AB devletler üstü bir tek Devlet ve ortak hareket alanı olan ortak bir yönetim kurumuna dönüşür.  Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile fırlayan finansal piyasalar ve akabinde gelen likidite şaşkınlığı dünya da bir rehavete neden olmaya başlamışken Körfez Savaşı hiçte uluslararası hukuka dayalı olmayan bir şekilde başkanlık emri ile baba Bush tarafından gerçekleştirilir. AB’nin ilk ciddi sınavlarından biri olan bu olayda birlik kısmen de olsa olaya dahil olur (İnat ve Cicioğlu, 2015: 634).

Devam eden süreçte Sırbistan ve Bosna olayları kendini gösterir -ki bu nokta da AB doğulu kuzenlerinin katliamlarını engelleyememiş ve insanlık adına ortak bir çatıda sınıfta kalmıştır. Nitekim Bill Clinton’un dahil olması ile BM kuvvetleri olaya dahil olarak Kosova Barış harekâtı ile; AB bir defa daha ABD’li kuzenlerinin yaptırımı ile kendini bu utançtan kurtarır.

11 Eylül 2001 ise soğuk savaş sonrası en kırılgan dönemi temsil eder. İnsanlık kendine bu dönem adına terörizm dediğimiz bir düşman edinmiş ve bu hususta terörizmi besleyen her duruma müdahale edecek yetkileri kendi kurumlarından sağlamıştır. Amerika’nın hızlı bir Afganistan işgali ve NATO’nun desteği Truman ve Marshall planlarının bir meyvesi olarak gözümüze çarpar. İngiltere bizzat prensini bile savaşa göndererek ABD’nin terör ile mücadelesinde beraber olduklarını gösterir. Daha sonra dönemin başbakanı Blair popüler bir söylem olan ‘kandırıldık’ dese de bir defa daha katliamlar Avrupa ve ABD ile ortak anılmıştır (Nye, 2003).

Terörizm patlağının sonucu olarak bir Irak operasyonu da gerçekleştirilmiş ve İngilizler bu noktada da ABD desteğini tahmin edilebileceği üzere kesmezler. İlerleyen süreçte ekonomik krizler henüz uyuyan sorunlar olar potansiyelini korur.  2007 yılında ilk olarak kendini belli eden Hindistan petrol ve tarım ürünleri krizi dünyanın bir miladi tarihine dair ip uçları veriyordur. Uzun süren savaşlar ve maliyetleri artık büyük ekonomileri ve destek alt ekonomilerini sarsıyordu. 2008 yılında doruk noktasına ulaşan ekonomik çatlaklar küresel borçlanma krizi -veya borç ödeyememe krizi olarak patlak verir.

2008 Krizi Küresel Ekonomik Krizi ve Euro’nun Yıpranışı

ABD içi kredi borçlanmalarında yaşanan kriz ile bir gece de patlak veren durum “mutual funds” adı verilen karma borç fonlarındaki geri ödemelerin alınamaması ile başlar. Büyük Buhrana benzer nitelikler taşıyan krizde bankalar para ödemelerini geciktirince kriz kaçınılmaz bir şekilde küresel bir dalgaya dönüşür.

ABD kendi içinde bu krizi yaptırımlar ile aşmaya ve Lehman Brothers gibi büyük finansal kurumların kontrolünü ele alarak durdurmaya gayret etse de konu artık kıtalar üstü bir hal alır. Basitçe anlatmak gerekirse ABD’li bir kredi kullanıcısı kredi alırken borçlanmasında hiç bilmediği bir ülkede hiç bilmediği bir kimsenin borcunun da bir parçasını ödeyen bir sisteme dahil olur. Bu sistem çökmeye başlayınca bütün dünya bundan etkilenmeye başlar.

Tablo 1’de; kriz sonrası Euro ve Dolar dövizlerinin ikili kur sistemi gösterilmektedir. Kriz dönemi Euro’nun uğradığı değer kaybını daha net bir şekilde görebiliriz -grafiğin yatay ekseni boyunca uzanan inişlerin ve çıkışların ”Euro’nun; Amerikan Doları Karşısında değerini ’‘ifade eder -ve yatay eksenin en uç tepe noktası 2008 Küresel Krizinden haftalar öncesini gösterir, -yani Euro’nun -kullanıma geçildiği günden o güne kadar oluşan ‘güvenli liman’ tavrının bir anda tersine dönmesinden hemen öncesine. Görüldüğü üzere hızlı ve uzun vadede yayılan bir değer kaybını ve devam ettiğini söylemek yanlış olmaz.

TABLO1

Tablo 1:

Kaynak: http://tr.investing.com/currencies/eur-usd-tablosu

Krizin en büyük yansıması AB sınırları içerisinde kendini gösterir. Birçoğu bu krizi Euro Krizi olarak değerlendirir. Euro kriz sonrası rekor değer kayıpları yaşarken paralelinde İngilizler de bu durumdan payına düşen yaptırımları alır. Tek Senet, Euro ve Schengen anlaşmaları ile kurumsal yapısını tamamlamış AB ise çoklu kriz sarmanı denen daha derin bir girdaba sürüklenir.

Kısaca çoklu kriz sarmanından bahsetmek gerekirse; birçok ülkenin sorunlarının tek pakette sarmal bir krize dönüşmesini temsil ettiğini söyleyebiliriz. Neticede tek bir ülke gibi değil onlarca ülkenin toplam kriz maliyetleri ile karşı karşıya kalır AB, bu nedenle üye devletler tasarruflara, tasarrufla kurtulamayanlar yardım paketlerine, büyük başatlar ise bu kriz ile kendilerini de koruyarak baş etmek zorunda bulurlar. Bankalar kredilendirmelerde geriler ve Lehman Brothers gibi krizin patlak vermesine neden olan Deustche Bank ve Commerzbank hisseleri değer kayıpları yaşamaya başlar.

Kriz sürecini AB kendi içinde hızlı bir şekilde atlatamazken Birleşik Krallık kendi adına bu sorunu hızlı bir şekilde çözebilmiştir. Bu noktadan sonra daha önceleri Egemenlik Hakları konusunda gerilim yaşayan AB ve UK arasında ikinci bir popüler söylem gündeme gelir. İngilizler artık AB’nin mali yüklerinin dışında başarısız finansal sorunlarının da bedeli ödediklerine inanırlar.

2008 Sonrası AB ve UK Sorunsalı

Büyük bir resesyon -3 dönem art arda küçülme, sürecine giren dünya ülkeleri kendi sınırları içerisinde hızlıca önlemler almaya başlarlar. Birlikte yaşanan bu krizden ABD en iyi şekilde istifade etmek ister. Tahvil alımlarını hızlandıran ABD fırsatı avantaja dönüştürmek ister, AB’li ortakları ise bu durumda ciddi ekonomik sorunlarla uğraşmaktadır. ABD Lehman Brother’si hızla tasfiye ederken, AB; Commerzbank ve Deutsche Bank’ı bu kadar hızlı temizleyemez.

Basında yer alan finansal kuruluşların başarısızlığı haberleri İngilizlerin günden güne AB’ye olan inancını kırmakta artık bir yük olarak kabul görmelerine imkân tanımaktaydı. Popüler kültürde yer alan haberlerin ve görüşlerin ise doğrulamalarını OECD raporları ile dönemsel olarak görebiliriz (Kiper, 2013: 6).

Tablo 2’de; küresel krizden İngiliz Pound’unun ABD Doları karşısında değer kaybını görebiliriz. Euro gibi tepki çıkışları görmekteyiz, ciddi bir hacim boşalması -yani sermayenin kayması mevcuttur. İlginçtir İngiliz Pound’u Euro’dan daha hızlı bir toparlanma gösterir. kaybettiği değerin neredeyse yüzde %40 civarını geri kazanmıştır -tabi ki Brexit’e kadar. Sonrasında daha derin bir değer kaybını göz önüne çıkıyor. Bir bakıma İngiliz ekonomistlerin endişeleri gerçek oluyor, radikaller ise henüz ekonomik dengenin ne olduğunu yeni yeni tecrübe ediyorlar.

TABLO2

Tablo 2:

Kaynak: http://tr.investing.com/currencies/gbp-usd-tablosu

Açıkça görülüyor ki kriz sonrası Avrupa’da kopmalar -en azından halk söyleminde, başlamıştır. Krizin yarattığı ortamı daha da derinleşen ve ayrılıkçılığa giden  ırkçı söylemleri ekleyen olay ise Arap Baharı adı verilen kanla demokrasi arayışları süreci oluyor.

Milyonlarca insan evlerinden yurtlarından olmuş ve birçok mağdur Avrupa’ya akın etmiştir. Avrupalılar ise bir insanlık sınavından daha kalmak üzeredirler.

Arap Baharı, IŞİD, Suriye ve Göçmen Krizi

Arap baharının 2010 yılında bir işportacı gencin kendin yakması ile ateşlenen fitili -ne olup bittiği anlaşılamayan bir Libya müdahalesine, Mısır’da devrim yapanların idama mahkûm edilmesine, Suriye de iç savaşa, Irak ve Suriye arası topraklarda IŞİD terörizmine kadar uzanır.

Ekonomik kriz ile sallanan dünya konjonktürel olarak bakıldığında –baharın kısa zamanda iç savaşa dönen –kışının koca bir kaosunu yaşamaktadır. İlk etapta Tunus ve Cezayir’den Fransa’ya, Libya’dan İtalya ve Yunanistan’a sığınan sığınmacılar son hatları ile geniş rakamları temsil etmiyordu.

Derinleşen Arap Krizi ile düşmeyen domino taşı etkisini gördüğümüz Suriye’de ise yaklaşık olarak 15 milyon insanın evsi kaldığı bildirilir. Rejime muhalif vatandaşlar ya ülkelerinden rejim tarafından sürülüyor ya da yeni terörist oluşum İŞİD tarafından kovalanıyor -veya rehin alınmak sureti ile alıkonuluyordu. Bu bakımdan Suriye meselesi AB’li devletler içinde oldukça büyük bir krize dönüşmeye hazırdı, nitekim Akdeniz’in karşı kıyıları ve değerli müttefik Türkiye bu krizin hemen yanı başındaydı.

İlk etapta aşırı sağcı perspektifin pek hayat bulamadığı AB sınırları içinde çatlak sesler yükseliyor fakat bugün gördüğü desteği göremiyorlardı fakat Suriyeli mültecilerin Balkan’lara akın etmesi ile başlayan gerilim kendini yükselen bir radikal sağ perspektife bırakır (Mandacı, 2012: 45).

Balkanların alışkın olduğumuz İslamofobik tarzı bu defa kendini daha belirgin bir şekilde mültecileri taşlama, çelmeler takma, tükürmeler ve benzeri birçok olayla gösterir. AB bu sefer de insanlık sınavından başarılı bir netice alamaz. Mültecilere karşı takınılan tavırların akabinde AB içi terör eylemlerinin artış göstermesi bir bakıma AB için acı bir veri tablosu sunar. (Mandacı, 2012: 47).

AB içi artan terör eylemleri ve popülist söylemler ile gelen ırkçılık paralel bir şekilde ilerlemeye başlar. AB’nin hali hazırda kurumsal yapısını eleştiren birçok devlet AB yaptırımları ile mültecilere kucak açmak istemediklerini dile getirselerde; AB’nin bu konuda tutumu net ve kotalı olmuş, fakat bir sonuca ulaşamamıştır.

Bu noktadan sonra AB içi ayrılık söylemleri de diğer üye devletler arasında hızla yükselen bir ekole dönüşür. Balkanlardan İngiltere’ye, Hollanda’dan Fransa’ya birçok bölgede ırkçı söylemler ve mülteci karşıtlığının arttığını söylemek yanlış olmaz. Özellikle Fransa’da yaşanan otobüslü terör eyleminden sonra mülteci krizi -mültecilerin terörist olduğu inancına dönüşmek üzere gerekli motivasyona sahip olur.

İlk Hamle İngilizlerden: Brexit Referandumu

İngiltere AB içi yükselen ekolden en hızlı şekilde yararlanan ülke olarak gözümüze çarpar -ki ilk referandumla ayrılma kararı İngiltere’de alınır. Bu sürece bakacak olursak kümülatif bir şekilde ilerleyen süreçler toplamı ile karşı karşıya geliriz. Birliğe ilk dahil olunduğu günden beri yerel siyasetin ana unsurlarında yer alan Egemenlik Haklarının İhlali ve 2008 krizi ile AB’nin maddi yüklerin çekildiği inancı -son olaylar neticesinde mülteci krizini de; ana unsur siyaset malzemesi olarak gündem maddesi halinde işlemeye başlar. İngiltere’de Hindistanlı ve Pakistanlılar üzerinde devam eden göçmen krizi ana akım siyasette geri planda kalıyordu. Nitekim bahsi geçen göçmenler asırların sömürge devletlerinden geliyor ve bir bakıma günah çıkarma olarak kabul görüyor, ana akım siyasette bugün olduğu kadar şiddetli yer bulamıyordu.

Bu durumun önüne geçemeyen aşırı sağ görüşlü siyasiler aynı zamanda bu duruma herhangi bir kanıt sunarak harekette edemiyorlardı; lakin UKİP Partisi -göçmen sorununu AB yaptırımları ile ilişkilendirip bunu propaganda haline getirence işler değişir. Bu noktadan sonra 2013 seçimlerinde konu malzemesi olan mülteci krizi ve referandum söylemleri ön palana çıkar (Al Jazeera Türk, Haziran, 2016).

AB Parlamento seçimlerinde UKİP birinci gelince Cameron için verdiği referandum sözünü tutmakta aynı oranda zorunlu hale gelir. Buna ek olarak UKİP 3. muhalefet partisi olarak Liberal Demokratların ‘da tarihinde ilk defa önüne geçecek bir ivmeyi yakalar. Artık süreç işlemeye başlar. Referandum yapılır ve İngiltere tarihi bir olaya imzasını atar. Birçok bakımdan belirsiz bir sürecin başlangıcı olarak kabul edilen noktada genel itibari ile kıyamet senaryoları yazılmaya başlanmıştır (Al Jazeera Türk, Haziran, 2016).

Detaylı bir şekilde bakacak olursak aslında bahsedildiği kadar büyük bir krizin olmadığını söylenebilir fakat aynı oranda kestirilemez olduğu da inkâr edilmemelidir. Birlik içinde bir birlik olan Birleşik Krallık hali hazırda AB kadar geniş ticaret hacim ve ekonomik ilişkiler içerisinde yer alır. Bu etkin piyasasının AB tarafından manipüle edildiğini görmekte sürpriz olmasa gerek.

Örneğin AB birlik adına Çin ile para değiş tokuş anlaşması imzalarken Euro değerleniyor, fakat Pound aynı oranda değer kazanamıyor çünkü UK Euro kullanmıyor -ve birlik dışında Çin ile anlaşamaz. Bu örnek sadece popüler kültürü besleyen argümanlardan birine örnek olabilir. Asıl soru UK daha ne kadar UK olarak kalabilir?

Popülizmin Zaferi Mi ?

Referandum sonrası yankılar hemen ertesi gün cereyan eder. AB ve ABD’li siyasilerden açıklamalar, İngiliz Radikal Parlamenterlerden zafer çığlıkları hızla basında yer alır. Ekonomilerde şok dalgaları kendilerini gösterir ve piyasalarda inanılmaz hacimlerde dalgalanmalar meydana gelir.

Siyasi söylem krizlerinin de patlak verdiği sırada en ilginç söylem ABD başkan adayı Donald Trump’tan gelir. Hali hazırda göçmen karşıtı bir aday olarak İngilizlerin ‘ülkelerini işgalden kurtardıklarını’ söylemiştir. Halbuki birlik temel ilkelerinde gönüllü bir birlikteliğin unsuru olsa da Trump’ın bu detayı atlamış olmasına şaşmamak gerekir.

Hızla yükselen radikal sağın en büyük başarısı olarak nitelendirilen bu duruma Hollandalı sağ siyasetçi Geert Wilders ve Fransız le Pen’den de destek gelir. Aynı oranda Avrupalı diğer siyasiler ise tam karşıt bir duruş sergiler ve kararı hayal kırıklığı olarak nitelendirirler. Kendi içinde bir birlik olan UK ise kendi birliğinde dahi muhalif sesler ile karşı karşıya gelir. İskoçların ikinci bir referandum tehdidi, Kuzey İrlanda’nın bağımsızlık için harekete geçeceklerini söylemeleri gibi birçok gerilim kendini gösterir. (Mandacı, 2012: 54).

Ekonomi bu gerilimden en çok zarar gören kalem olarak gözümüze çarpmakta. Referandumun hemen ardında Pound ve Euro ikilisi arasındaki sıçrama dikkate değer bir sıçramadır. 2008 Krizinden bu yana Euro’dan yüksek bir değer taşıyan Pound neredeyse bugün eşitlenmek üzeredir.

Aşağıdaki grafikte Euro ve Pound ikilisinin karşılıklı değer performansları gösterilmektedir. Euro’nun Brexit sonrası ciddi bir hacim kazandığını söylemek yanlış olmaz, Pound’un Euro karşısındaki değer kaybı ise esas olarak İngiltere’deki yabancı yatırımın neredeyse tamamının AB kaynaklı olmasındandır. Yatay eksende yükselen eğri Euro’nun, Pound karşısında kazandığı değeri gösterir.

tablo3

Tablo 3:

Kaynak: http://tr.investing.com/currencies/eur-gbp

Esas itibari ile ekonomide ki dalgalanma AB’li yatırımcıların İngiltere adası üzerinde çok fazla likit tutuyor olmasından kaynaklıdır -zaten Cameron’un itirazları da bu likidi kaybetme korkusundan kaynaklıdır. Baktığımız zaman Cameron haklı çıkmış ve hızlı bir likit kaybı yaşanmıştır. İngiliz ekonomisi her ne kadar sağcı perspektifi destekleyen MB açıklamaları ile destek bulsa da bunun uzun vaade de yeterli olmayacağı ve resesyondan kaçılamayacağı hemen hemen bir çok ekonomist tarafından kabul edilmektedir (Al Jazeera Türk, Haziran, 2016).

Her iki taraf sorun yok tarzında açıklamalar da bulunsa dahi aslında sorun olacağını ABD görmüş gibiydi. Bu nedenle yeni güç ekseni oluşturulurken ABD taraflı şirket savaşları başlatılmış. Yer yer caydırıcı cezalar ile ayrılmanın önüne geçilmek istenmiş fakat başarılı olunamamıştır.

Yeni Güç Dengesi: Şirket Savaşları

Referanduma ciddi anlamda karşı çıkan ABD ilk olarak yaptırımlarını gündeme getirdi, bunda pek bir sonuç alamayan Cowboylar daha sonra cezaları gündeme getirip işleme koydu.

Kronolojik olarak bakacak olursak;

Referandum söylemlerinden hemen sonra BP’nin hızla onanan ceza kararı göze çarpar. Bu muhtemelen İngilizlerin birlikten çıkmamaları yönünde bir uyarı fişeği mahiyetinde cezaydı (NTV, Ekim, 2015).

Referanduma mâni olamadıktan hemen sonra Volkswagen rekor cezasını görürüz (BBC Türkçe, Haziran, 2016). Hemen ardından AB Apple rekor bir ceza keser (NTV, Ağustos, 2016) -ve akabinde ABD 2008’in intikamı olarak Avrupa’nın en büyük iki bankası olan Commerzbank ve Deutsche Bank’a -ikisi de Alman, usulsüzlük cezasını keser (Amerika’nın Sesi, Ağustos, 2016).

makale resim

(Yukarıdaki karikatürde esas olarak iki alman bankasının büyüklüğü vurgulanmaktadır)

Referanduma mâni olamayan ABD 70’lerde patlak veren Alman Fobisini de masasına tekrar çıkarmış durumda, baktığınız zaman bir ABD ortaklı İngiliz firması ceza yerken, üç büyük Alman firması -ciroları toplamı Türkiye kadar, ağır cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalır.

Bu noktada ABD’nin bu bölge de gücü dengelemek istediğini tartışabiliriz. UK’nin birlikten çıkmaya niyetlenmiş olması durumunu bir krizden çok avantaja dönüşebileceğini söylemek mümkün. Soğuk Savaşın hortlamış blok telaşı ışığında ABD tek güçlü partner yerine iki güçlü partneri de kabul edecektir.

Temel olarak güçler dağılımı ilkesini esas alan ABD bu noktada yaptırımlarını Almanya üzerine yoğunlaştırır. Tek bir devletin egemen olduğu Avrupa’dan ziyade kolektif ve gücü dağılmış bir AB Amerika’nın daha fazla işine gelir -rakibi ve ortağı hem kökten bağlı hem itiraz edemeyecek konumda kalır.

Nitekim üçlü bir ittifak ta İngiliz’lerin ABD tarafında her daim oy kullanacağı daha şimdiden popüler kültürde yer etmeye başlamış vaziyette. Açıkçası İngilizlerin yeniden ada olarak aktif ve daha özgür olmak istedikleri açık. Fakat İngiliz toplumunun ayrılmak ile ayrılmamak arasındaki çok az bir fark olması henüz bu konunun netleşmediğinin ve rüzgârın ne yöne eseceğinin belli olmadığını ortaya koyuyor. Yerinden oynatılacak her kayanın çok büyük olması; hareket etmeden önce uzun ve detaylı bir hesaplama ister.

Sonuç Yerine

Pandora’nın kutusu açılmış olsa dahi kıyametin kopmamış olması yeni bir güç dengesi profili ile karşı karşıya kalacağımızı gösteriyor. Dengelenmiş ve Alman manipülasyonundan arındırılmış bir Avrupa ile potansiyeline tam anlamı ile ulaşmış ‘kuzen’ ABD’nin, BRİCS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ekonomik iş birliği) adı verilen yeni ekonomik denklemde avantajını sürdürmesine yardımcı önemli destekler sunabilir. Bürokrasiden bahsedeceksek; güç paylaşımı aynı zamanda bürokratik krizleri beraberinde getirecek potansiyele sahiptir. Geçen yüzyılın savaş etkilerini attığını düşünen yeni sağ görüş İngiltere genelinde destek buldu, diğer devlet arasında bulması olası bir senaryodur. Önemli olan bu motivasyonla dış politika ve uluslararası siyasette agresif bir yapı kurulursa, ‘özellikle büyük ekonomiler’ için -bir önceki yüz yılda olduğu gibi, savaşa gerek kalmadan çok ağır bedeller ödenebilir. Rekor para cezaları ile sarsılan ekonomilerin iç huzursuzluklarla karşılaşması şaşırtıcı olmaz, nitekim ‘para ve yaşam ekonomisinin’ düzenliliği iyi bir motivasyon -ve toplumların ‘her ne kadar istemesek dahi’ en temel harcı konumundadır. Amerika’da yükselen sağın herhangi bir temele dayanmayan çok taze vaatleri, dolarda güvenli liman imajını yaratırken -Amerikan iç piyasasının borçlarını dolar üzerinden nasıl ödeyeceği merak konusu oluyor. Bütün bunlara ülkelerin şirketleri ‘mega firmalar’ ve büyük kapital hacimleri de eklersek; geniş bir çıkmaz ve bürokratik kaoslar potansiyelinin öngörülemez tabiatı -onlarca farklı senaryosu ile karşımıza çıkar.

Aziz KORKMAZ

Bahçeşehir Üniversitesi Küresel Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi 

 

Kaynakça

”Almanya’da Deutsche Bank Ve Commerzbank Krizi”, Amerika’nın Sesi, 29.09.2016, Erişim Tarihi: 16.11.2016, http://www.amerikaninsesi.com/a/almanya-da-deutsche-bank-ve-commerzbank-krizi/3530028.html

”Apple’a Rekor Ceza”, NTV, 30.08.2016, Erişim Tarihi: 16.11.2016, http://www.ntv.com.tr/ekonomi/applea-rekor-ceza,Bd3NbVdeL0qKUGRFW0lv3g

”Beş Soruda Brexit”, Al Jazeera, 21.06.2016, Erişim Tarihi: 16.11.2016,  http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/5-soruda-brexit

”BP’nin Cezası Belli Oldu”, NTV, 06.10.2015, Erişim Tarihi: 16.11.2016,  http://www.ntv.com.tr/ekonomi/bpnin-cezasi-belli-oldu,uYYRC-oNvESlzg3qL7PCmQ

”Emisyon Skandalı: Volkswagen 15 Milyar Dolar Ceza Ödeyecek”, BBC Türkçe, 28.06.2016, Erişim Tarihi: 16.11.2016, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/06/160627_vw_abd_emisyon

Kemal, İ. , Filiz C. (2015). ”Avrupa Birliği”. Şaban Kardaş(ED.), Ali Balcı(ED.). Uluslararası İlişkilere Giriş (s. 629-642). İstanbul: Küre Yayınları.

Kiper, Sabire. (2013, Mart). Euro Bölgesi Krizi ve Euro’dan Ayrılma Süreci. Erişim Tarihi: 16.11.2016, http://www.akademikbakis.org/eskisite/35/08.pdf

Kutlar M. (2016). Pandora’nın Kutusu Açılırken, Al Jazeera Türk, 21.06.2016, Erişim Tarihi: 16.11.2016, http://www.aljazeera.com.tr/gorus/brexit-pandoranin-kutusu-acilirken

Mandacı Nazif, ”Avrupa’daki Radikal Sağ Partiler ve Balkanlı Kuzenleri: Çanlar Türkiye İçin Çalıyor”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 9, Sayı 33 (Bahar 2012), s. 41-71.

Nye, J. S. (2003) Amerikan Gücünün Paradoksu. İstanbul: Literatür Yayınları.

Ortaylı, İ. (2015). Cumhuriyetin İlk Yüzyılı. İstanbul: Timaş Yayınları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir