Uluslararası Hukukta Kuvvet Kullanımı ve Avrupa Birliği Askeri Operasyonları

Ümit Çelik

Giriş

         Avrupa Birliği bugün askeri kurumlar, yetenekler ve araçlarla donatılmış, Avrupa kıtasına yakın coğrafyalardaki (Afrika vb.) harekâtları sınırlı da olsa yürütebilme yeteneğine ulaşmış bir örgüttür. AB 1990’ların sonundan itibaren, Birliğin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nın etkinliğini arttırmak, savunma ve güvenlik alanında belirlenen hedeflere ulaşabilmek ve dünya politikasındaki rolünü güçlendirmek amacıyla, kurumsal anlamda bir “askeri yapılanma” süreci başlatmıştır. Bu sürecin odak noktasında, AB’nin NATO’ya bağımlı kalmadan kendi olanak ve yetenekleriyle, Avrupa ve yakın çevresinde ortaya çıkabilecek olası krizlere müdahale edebilmek için, etkili bir “acil müdahale gücü” oluşturma gayesi vardır.

         AB barış güçlerinin yaratılması süreci, 1997’de Amsterdam Antlaşması’nın imzalanmasından, 2002’de Nice Antlaşması’nın uygulamaya koyulmasına dek uzanır. Bu süreçte ilk ciddi girişim, Aralık 1999 Helsinki Avrupa Konseyi’nde, AB’nin kendisine Helsinki Temel Hedefi adı verilen bir hedef belirlemesi olmuştur. Avrupa askeri yetenekleri açısından, Helsinki Temel Hedefi çerçevesinde belirlenen temel eksiklik, AB’nin hazır durumda bulunan, esnek, zorlu harekât sahalarında görev alabilecek, yüksek hareket yeteneğine sahip uzman silahlı kuvvetlere sahip olmamasıydı.

       untitled  Bu eksikliği gidermek için, AB karar alıcıları öncelikle yaklaşık 60.000 askeri kapsayan Avrupa Acil Müdahale Gücü’nü (European Rapid Reaction Force) oluşturmak istediler. Ancak beklentileri karşılayamadığı ve hantal bir askeri güç olacağı gerekçesiyle, Avrupa Acil Müdahale Gücü (AAMG) düşüncesi giderek gündemden düşmüştür. Bunun yerine, AAMG’den daha küçük ama çok daha etkili ve esnek olan, her biri tabur büyüklüğünde 1.500 askerden oluşan ve AB Muharebe Grupları olarak adlandırılan bir Avrupa barış gücü oluşturulmuştur.[1] 2015 başında ise AB karar alıcıları, Birliğin acil müdahale yeteneklerini arttırmak amacıyla, yeni AB Askeri Acil Mukabele Kavramı (EU Military Rapid Response Concept) üzerinde anlaşmaya varmıştır. Böylece AB Muharebe Grupları, daha geniş bir kuvvet yapılanması olan AB Askeri Acil Mukabele Kavramı’nın bir parçası haline getirilmiştir.

         Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası kapsamında, AB şimdiye kadar çoğunluğu Afrika’da olmak üzere Afrika ve Balkanlarda 10’dan fazla askeri görev ve operasyon yürütmüştür. Mart 2017 itibarıyla bu askeri görev/operasyonlardan 6’sı devam etmektedir. Devam eden bu görev/operasyonlar AB Eğitim Görevi Somali (EUTM Somalia), AB Eğitim Görevi Orta Afrika Cumhuriyeti (EUTM RCA), AB Eğitim Görevi Mali (EUTM Mali), Bosna Hersek’teki barış gücü EUFOR Althea ve deniz operasyonları EU NAVFOR MED ile EU NAVFOR Somali’dir. EU NAVFOR MED’in asıl görevi Akdeniz’deki kaçak göçmenleri gözetlemek, EU NAVFOR Somali’nin görevi ise Somali kıyılarındaki korsanlarla mücadeledir. Dolayısıyla AB’nin şimdiye kadarki tüm askeri görev ve operasyonları, ya barış gücü olarak ya da askeri eğitim vermek, sahil güvenliğini sağlamak, mülteciler ve korsanlıkla mücadele amacıyla yürütülen faaliyetler olmuştur. AB Muharebe Grupları ise Mali iç savaşı örneğindeki gibi, askeri müdahalenin gündeme geldiği çeşitli krizlerle karşılaşılmasına rağmen, bugüne dek hiç kullanılmamıştır. Yani AB bugüne dek NATO’nun Kosova veya Libya Operasyonu gibi, küresel siyasette ses getiren bir askeri müdahale gerçekleştirmemiştir.

         Diğer taraftan, AB askeri güçlerinin hangi durumlarda ve ne zaman kullanılacağı konusunda bir kesinlik veya otomatik bir mekanizma da yoktur. Dolayısıyla barışa karşı tehdit durumunda uygulanacak yöntem açısından hala belirsizlikler bulunmaktadır. AB ülkeleri, tek başlarına veya çokuluslu barış güçlerinin ve geçici koalisyonların bir parçası olarak operasyon yürütebilmekte, NATO çatısı altındaki operasyonlara veya Birleşmiş Milletler barış gücü operasyonlarına katılabilmektedir. Barışa karşı tehdit durumunda, her ne kadar öncelik BM Güvenlik Konseyi’nde olsa da hangi ülke ya da ülkeler veya hangi uluslararası örgütlerin devreye gireceği konusu bir takım belirsizlikler içermektedir.

         Bu noktada AB-BM ilişkilerinin niteliği de önem kazanmaktadır. AB, BM içinde “gözlemci” statüsündedir fakat BM’de oy hakkı yoktur. Ancak “devlet olmayan” tek katılımcı olarak, BM’yle yapılan 50’den fazla çok taraflı anlaşmaya taraftır. Ayrıca birçok önemli BM toplantısına özel bir “tam katılımcı” statüsü elde ederek katılmıştır.[2] Bir taraftan AB’nin BM içindeki gücü ve etkisi son dönemde giderek artmışken, diğer taraftan da BM, AB askeri operasyonları için yetki ve meşruiyet vermektedir.

         AB askeri operasyonlarının meşruiyet açısından “ilke” olarak, BM Güvenlik Konseyi kararına ve iznine sahip olması gerekir. Ancak NATO’nun 1999’da Kosova’ya müdahalesinde olduğu gibi, BM kararı olmadığı veya Rusya ve Çin gibi BM Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin vetosu yüzünden karar alınamadığı bir durumda, AB her şeye rağmen bir askeri operasyon yürütebilir mi? AB hangi durumlarda BM’den müdahale yetkisi almak zorundadır ya da AB mutlaka BM’den böyle bir yetki almak zorunda mıdır? Bütün bu soruların cevabı AB’nin gelecekte dünya politikasında kendisini nasıl konumlandırmak istediğiyle yakından ilgilidir. Bu konu, BM Güvenlik Konseyi’ndeki yapısal reformların hayata geçirilememesinin de etkisiyle, AB acil müdahale güçlerinin yasal dayanağıyla ilgili tartışmalara yol açmaya devam etmektedir.

         Bu çalışmada, ilk olarak devletlerin ve AB gibi uluslararası örgütlerin bombardıman, abluka, sınır ihlali, müdahale, savaş vb. yollarla silahlı kuvvet kullanmasının, uluslararası hukuk ve BM Şartı kapsamındaki genel ilkeleri ve hukuki dayanağını analiz edeceğiz. Bu çerçevede uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanılmasının hangi esaslara dayandığını genel anlamda açıkladıktan sonra, “AB hiçbir BM kararı olmaksızın bir askeri operasyon düzenleyebilir mi?” sorusuna yanıt arayacağız. AB operasyonlarının ne amaçla, hangi kapsamda ve neye dayanarak yürütüldüğü, OGSP açısından ne gibi derslerin çıkarıldığı ve Avrupa askeri reformları aracılığıyla, gelecekte AB’nin dünya politikasında hangi hedeflere ulaşmak istediği üzerinde duracağız.

         Uluslararası Hukukta Kuvvet Kullanımı ve Müdahale

         Silahlı kuvvet kullanımı konusunda şimdiye kadar yapılmış en gelişmiş ve en kapsamlı uluslararası hukuk düzenlemesi, 1945’te kabul edilen BM Şartı’dır. Askeri müdahale ve kuvvet kullanımıyla ilgili ortak kurallar ve toplu bir anlayış geliştirme çabalarının sonucu olarak, tarihsel süreçte bu konuda “uluslararası örf ve adet hukuku” oluşmuştur. 2. Dünya Savaşı’na kadarki zaman diliminde, savaşı yasaklayan ve genel kabul görerek örfi hukuku oluşturan kurallar, BM Şartı’nda yer alan kuvvet kullanımıyla ilgili kurallara kaynaklık etmiştir. BM Şartı’yla, devletlerin kuvvet kullanmaktan ve kuvvet kullanma tehdidinden kaçınacakları bir sistem öngörülmüş, meşru olduğu belirtilen birkaç istisnai durum dışında kuvvet kullanımı yasaklanmıştır.

         Uluslararası barış ve güvenliği sağlamak gayesiyle, kuvvet kullanarak bir ülkeye veya bir krize müdahale edilmesi gerekiyorsa, bu müdahalenin bir takım unsurlara dayanması gerekir. Bu noktada müdahalenin tanımı önem arz eder. Uluslararası hukukta “müdahale” (karışma), bir devletin veya uluslararası örgütün başka devlet veya devletlerin içişlerine ya da dışişlerine, o devlet veya devletlerin egemenlik haklarını ihlal edecek şekilde, mevcut durumu korumak veya değiştirmek amacıyla karışması” şeklinde tanımlanmaktadır. Kısaca, “bir devletin ya da uluslararası örgütün başka bir devletin tekelindeki yetkiye (münhasır yetkisine) zarar veren haksız bir eylemdir”. Bu çerçevede askeri müdahale, “yabancı bir ülkeye askeri kuvvet göndererek, o ülkenin içişlerine karışma eylemidir” (örneğin Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a müdahalesi). Başka bir ifadeyle askeri müdahale, “askeri, siyasal ya da diplomatik bir olayı desteklemek için o ülkeye askeri birlikler göndermek” demektir.

         “Kuvvet kullanma yasağı” ise BM Şartı’nın 2. maddesinin 4. paragrafında ifade edilmektedir:“Tüm üyeler uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletler’in amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.” Bu aynı zamanda jus cogens niteliğinde “üstün ve emredici” bir kuraldır. Bu yüzden kuvvet kullanılmasının meşruluğu için, hiçbir antlaşmanın bu emredici kuralla çelişmemesi ve hiçbir operasyonunun BM Şartı’na aykırı olmaması gerekir.

         Barışı Koruma Kavramı

         Günümüzde devletlerin, devlet altı yapılanmaların ve uluslararası otorite olan BM’nin silahlı kuvvet kullanmasının yanı sıra, NATO ve AB gibi uluslararası örgütler de kuvvet kullanabilmekte, askeri operasyonlar yürütebilmektedirler. Bu örgütlerden biri olan AB’nin askeri operasyonları şimdiye kadar barış gücü operasyonları şeklinde yürütülmüştür. Ancak AB’nin gelecekte hangi durumlarda ne tür operasyonlar yürütebileceği konusu, AB’nin BM’yle ilişkileri ve uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde kimi zaman tartışmalara yol açmaktadır. Süregelen tartışmaları anlayabilmek için, öncelikle barışı koruma kavramı üzerinde durmak gerekir.

         1956 Süveyş krizi sırasında BM Acil Gücü’nün (UN Emergency Force) kuruluşuyla birlikte, “barışı koruma” (peacekeeping) kavramı dış politika alanında öne çıkmaya başlamıştır. BM’nin barışa karşı tehditlere yönelik askeri, siyasi, insani müdahale gibi tüm girişimlerini (barışı sağlama, çatışma sonrası barışın tesisi, insani müdahale vb.) ifade etmek için de genellikle “barışı koruma” kavramı kullanılmaktadır. Oysa geleneksel “barışı koruma” kavramı, BM’nin günümüzde çok çeşitlenerek karmaşık hale gelmiş olan tüm barış operasyonlarını adlandırmak için yetersiz kalmaktadır.

         “Barışı koruma” kavramı ortaya çıkmış veya çıkmakta olan bir şiddet sürecini durdurmak, kontrol altına almak veya yavaşlatmak amacıyla, uluslararası bir gücün “ilgili tüm tarafların onayını alarak” çatışma bölgesinde konuşlandırılmasını ifade eder. Barışı koruma görevi dışında, “barışı sağlama” (peace-making), “çatışma sonrası barışın tesisi” (post-conflict peace-building), “insani müdahale” (humanitarian intervention) ve diğer yardım görevleri gibi farklı operasyonlar da icra edilebilmektedir. Örneğin, BM Kıbrıs Barış Gücü’nün Kıbrıs’taki varlığı barışı koruma; BM Şartı uyarınca yürütülen uyuşmazlıkların barışçı yoldan çözümü ile ilgili girişimler de (görüşme, soruşturma, arabuluculuk, uzlaştırma, hukuksal nitelikteki anlaşmazlıklar için Uluslararası Adalet Divanı’na başvurma vb.) “barışı sağlama” niteliğindeki faaliyetlerdir. “Barışın tesisi” görevleri ise çatışan tarafların silahsızlandırılması, silahlara el konması ve imha edilmesi, mültecilerin geri getirilmesi, seçimlerin gözetimi ve örgütlenmesi, siyasal katılımın yaygınlaştırılması ve düzenlenmesi, kamu kurumlarının reformu ve geliştirilmesi, demokrasi ve azınlık hakları gibi faaliyetleri kapsar.[3]

NATO’nun Kosova Savaşı’na müdahalesi ise aslında barışı korumadan farklı bir müdahale şeklidir ve “barışa zorlama” (peace enforcement) olarak adlandırılır. BM’nin Kore Savaşı’na müdahalesi de barışa zorlamanın diğer bir örneğidir. Kosova Savaşı örneğinde zaten barış ortamı olmadığı için, NATO barışı koruma değil barış yapmaya zorlama çabasındaydı. Bu türdeki müdahaleler, savaşan tarafları barışa zorlama uğraşlarından dolayı barışı korumadan daha önemlidir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           maxresdefault                                                

AB Ortak Güvenlik ve Savunma Politikasının Temel Hedefleri

OGSP, 1992’de AB Antlaşması ile kurulan Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nın (ODGP) bir parçası olarak faaliyete geçirilmiştir. Bu kapsamda AB beş temel amacın takibini yapar: Ortak değerleri ve Birliğin esas çıkarlarını korumak; Birliğin güvenliğini arttırmak; BM Şartı’na uygun olarak uluslararası barış ve güvenliği korumak; uluslararası işbirliğini güçlendirmek; insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasiyi geliştirmek. ODGP çerçevesinde, AB ortak bir savunma politikasının gelişen yapısını içeren, güvenliğiyle ilgili tüm sorunları kapsayan ortak bir güvenlik ve savunma politikası geliştirmektedir.

         AB’nin güvenlik ve savunma politikası, Lizbon Antlaşması işlerlik kazanana kadar Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) diye adlandırılıyordu. Lizbon Antlaşması’yla, AGSP yerine bundan böyle OGSP denilmesi kararlaştırılmıştır. OGSP, AB’nin uluslararası kriz yönetimi için sivil ve askeri yetenekler geliştirmesine imkân tanır. Böylece uluslararası barış ve güvenliği korumaya yardımcı olur. Sanılanın aksine, OGSP AB’nin askerileştirilmesi süreci değildir. Diplomatik, insani, ekonomik ve ticari kaynakların yanında askeri kaynakların da kullanılması suretiyle, AB’nin dünya politikasındaki etkinliğinin arttırılması hedeflenmektedir.

          Lizbon Antlaşması’yla değiştirilen AB Antlaşması’nın karşılıklı dayanışmayı belirten 42/7. maddesi, AB’yi NATO gibi bir savunma örgütüne dönüştürmemiştir. Çünkü bu madde NATO’yu kuran Kuzey Atlantik Antlaşması’nın ünlü 5. maddesinden farklıdır. 5. maddeye göre NATO, “herhangi bir üyesine yapılacak saldırının tüm üyelerine yapılmış varsayılacağı” ilkesine dayanan bir örgüttür. Bu madde NATO’yu benzersiz bir “toplu savunma” örgütü yapmaktadır fakat Lizbon Antlaşması’nın ilgili maddesi, toplu savunmayı değil karşılıklı dayanışmayı öngörmektedir. Lizbon Antlaşması’ndaki “karşılıklı dayanışma” maddesi, Birliğin “ortak güvenlik alanı” oluşturma iradesini yansıtmaktadır.

         Günümüzde AB komutası altında yürütülen kriz yönetimi operasyonları, “toplu savunma” hariç tüm askeri görevleri kapsamaktadır. Bu operasyonlar doğal afetlerin meydana geldiği alanlarda sivil halka destek vermek; AB vatandaşlarını kriz alanlarından çıkartmak; ateşkes, sınırlar, hava ve deniz sahalarıyla ilgili ambargoları kontrol etmek; güvenli bir ortam yaratmak ve bunu devam ettirmek; düşmanca eylemleri durdurmak; kuvvet kullanarak tarafları ayırmak ve diğer uygulama görevlerini kapsar. Bu tür görevler AB sınırları içindeki topraklar hariç, siyasi bir karar alındığı takdirde herhangi bir yerde veya herhangi bir zamanda uygulanabilir.

        AB Askeri Güçleri Hangi Durumlarda Ne Zaman Kullanılabilir?

         AB Muharebe Grupları herhangi bir AB üyesi devletten ziyade, Birliğin kendisi tarafından yönetilen uluslarüstü bir askeri güçtür. Ayrıca AB ve NATO adına barışı koruma harekâtları yürütebilen Eurocorps (Avrupa Kolordusu) da AB’nin askeri müdahalelerde kullanabileceği çokuluslu askeri güçlerden biridir.[4] AB Muharebe Grupları ve Eurocorps gibi Avrupa güçleri sürekli bir “Avrupa ordusu” değildir. Bu güçler daha çok acil ve insani müdahaleler için geliştirilmiş askeri birliklerdir.

         Ancak AB askeri güçlerinin hangi durumlarda ve ne zaman kullanılacağı konusunda bir kesinlik ya da otomatik bir mekanizma yoktur. Bir yandan, her AB üyesi devlet tek başına çokuluslu barış güçleri veya geçici koalisyonlar dâhilinde, çeşitli ülkelerde askeri görevler üstlenebilmekte, bir yandan NATO geniş kapsamlı operasyonlar düzenlemeye devam etmekte, diğer yandan da BM barış operasyonları yürütülmektedir. Bu noktada bir kriz durumuyla karşı karşıya kalındığında, her ne kadar öncelik BM Güvenlik Konseyi’nde olsa da hangi ülke ya da ülkeler veya hangi uluslararası örgütlerin devreye gireceği konusu bir takım belirsizlikler içermektedir.

         AB askeri güçlerinin kullanılmasında, AB üyesi devletlerin müdahaleye meşruiyet kazandırmak ya da ekonomik ve lojistik nedenlerden dolayı, tek başına operasyon düzenlemek yerine birleşik bir AB operasyonunu tercih etmelerinin payı büyüktür. AB üyesi devletlerin birçoğu, bir görevi tek başına üstlenebilecek askeri yeteneklere ve araçlara sahip olmasına rağmen, AB bayrağı altında yürütülecek görevler yoluyla destek sağlamayı daha uygun görebilirler.[5]

         AB üyesi devletler BM çatısı altındaki operasyonlar dışında, askeri operasyon konusunda BM Güvenlik Konseyi kararı içeren ya da içermeyen 4 seçeneğe sahiptir. Bunlardan ilki, bireysel çıkarlar doğrultusunda yürütülen “tek taraflı” bir operasyondur. AB üyesi devletlerin özellikle Avrupa kıtası dışında yer alan topraklarına, örneğin Temmuz 2002’de yaşanan Perejil / Leyla Adaları krizinde olduğu gibi, İspanya’nın Kuzey Afrika’daki topraklarına yapılacak bir saldırı, büyük olasılıkla AB askeri güçlerinin kullanılmasına yol açmayacaktır.[6] Aynı şey İngiltere AB’den ayrılmadığı sürece, Güney Amerika’daki Falkland Adaları gibi İngiliz topraklarına tekrar yapılacak bir saldırı durumunda da geçerli olacaktır. Bu durumda, diğer çokuluslu güç kullanımı seçenekleri de yine büyük olasılıkla ulusal bir tepki tercih edileceğinden dolayı devre dışı kalacaktır.

         İkinci seçenek “geçici koalisyon”dur. Irak Savaşı gibi siyasal anlaşmazlıkların ortaya çıktığı kimi durumlarda, uluslararası örgütler yerine geçici bir koalisyon tercih edilebilir. Irak sorunu NATO içinde Süveyş krizinden beri görülmemiş derecede çatlağa neden olmuştur. Dahası bu kriz Atlantik ötesi ilişkilerle sınırlı kalmadı. Avrupa da bu bölünmeden payına düşeni aldı ve OGSP’de derin bir krize neden oldu. Siyasal bölünme derin olunca, AB Dışişleri Bakanları Avrupa boyutunu görmezden gelerek, Irak sorununu resmi olarak BM’ye devrettiler.[7]

         Üçüncüsü, Atlantik ötesi çıkarların ortak olduğu, “hem Avrupa hem de Amerikan politikalarının riske girdiği” durumlardır. 1999 Kosova ve 2011 Libya krizlerinde olduğu gibi, siyasal fikir birliği oluştuğunda, genel eğilim NATO kapsamında bir harekât düzenlenmesi yönünde olacaktır. Kosova çatışması Avrupa’nın askeri eksiklerini ve ABD’nin uluslararası politikadaki yerinin belirsizliğini kanıtlamıştır. Krizin çözülmesi için NATO’nun kullanılması şart olmuştur. Kosova Slobodan Miloseviç için hayati öneme sahipti. Çatışmanın uzaması, Avrupalıları NATO içinde rolü belirsiz bir konuma getirerek krizi derinleştirdi.[8] Hava kuvvetlerinin kullanıldığı bu harekât, aynı zamanda Avrupa’nın teknolojik olarak Amerikan kuvvetlerinden ne kadar geride olduğunu da gösteriyordu. Eğer Avrupa’nın askeri yetenekleri geliştirilmezse, Amerikan stratejisi ile arasındaki uçurum derinleşecekti. Sonuçta Kosova’nın gösterdiği bu tehlike, Avrupa’nın gerekli dersleri alarak acil müdahale gücü oluşturmasına zemin hazırladı.

         Son seçenek, yine “siyasal fikir birliğinin oluştuğu ancak ABD çıkarlarını doğrudan ilgilendirmeyen” anlaşmazlıkları kapsar. Bu tür durumlarda AB askeri güçlerinin kullanılma olasılığı yüksek olacaktır. Artemis Operasyonu buna bir örnektir. Haziran 2003’te, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde yürütülmeye başlanan Artemis Operasyonu, AB askeri güçlerinin Avrupa kıtasının dışında konuşlandırıldığı ilk operasyondu ve en önemlisi NATO yardımı almadan yürütülen ilk AB göreviydi.[9]       

         Askeri Müdahalelerin Hukuki Dayanağı

         NATO gibi uluslararası örgütlerin düzenlediği bazı askeri operasyonlar, gerçekte “barış operasyonu” olmadıkları, meşruiyeti bulunmadığı ya da asıl amacın dışına çıkılarak, operasyonun düzenlendiği ülkenin iç işlerine müdahale edildiği gerekçesiyle eleştirilmiştir. Örneğin 1993’te, Haiti’de BM çatısı altında ABD güdümünde yürütülen harekât bunlardan biridir. Bu harekâtın Haiti’ye yönelik Amerikan müdahalesini meşrulaştırdığı kabul edilmektedir.

         Bir askeri müdahalenin iddia edildiği gibi “barış operasyonu” olup olmadığı konusunda ilk müracaat edilecek yer BM Şartı’dır. Burada hangi operasyonların meşru kabul edilebileceğine bakıldığında, öncelikle yine “barışı koruma” kavramı karşımıza çıkar. Barışı koruma, uluslararası uyuşmazlıkların barışçı yoldan çözümlenmesi amacıyla alınan askeri ve siyasi önlemler bütünüdür. Ancak barışı koruma terimi BM Şartı’nda açık bir şekilde belirtilmediğinden, BM Şartı’nın bu tarz operasyonlara yetki verip vermediği, veriyorsa da bu yetkinin hangi maddelere dayandığı konusu uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. BM Şartı uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında; a) Barışın korunmasında ortak zorlama önlemleri, b) Barışçı uzlaşma ve düzenleme yolları olmak üzere iki yol gösterir (Md. 39-41).

         Bununla birlikte belirtilen yollar ne olursa olsun, durumun kötüleşmeye devam etmesi ve barışa karşı tehdidin artması halinde, BM Şartı Güvenlik Konseyi’ne “gerekli gördüğü geçici önlemleri alma ve ilgili tarafları bu önlemlere uymaya davet etme yetkisi” verir (Md. 40). Silahlı kuvvet kullanımı ise ilgili tarafların rızası ilkesi çerçevesinde, başta 40. madde olmak üzere 7’nci bölümün ilgili diğer maddelerinin Güvenlik Konseyi’ne verdiği yetkilere dayanır. Barışa karşı tehdit, barışın bozulması ve saldırı durumunda Güvenlik Konseyi hukuki açıdan esas yetkiye sahiptir.

         BM Şartı’nın 39. maddesine göre, Güvenlik Konseyi barışın tehdit edildiğini, bozulduğunu ya da bir saldırı eylemi olduğunu saptar ve uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için tavsiyelerde bulunur.” Güvenlik Konseyi tehdidin niteliğine göre zorlayıcı kararlar alabilir. Silahlı çatışmalara son verilmesine ya da askeri birliklerin çekilmesine karar verebilir. Ekonomik ya da diplomatik alanda silahlı kuvvet kullanımını kapsamayan önlemler alabilir. Bunun da ötesinde, Konsey uluslararası barış ve güvenliğin korunması amacıyla kendi emrine silahlı kuvvet vermeyi, yardım ve gerekli kolaylıkları sağlamayı taahhüt eden devletlerin kara, hava ve deniz kuvvetlerini kullanarak her türlü askeri harekâta girişebilir.[10]

         Doğrudan BM müdahalesinin uygun veya olası görünmediği durumlarda, BM Güvenlik Konseyi barış gücü görevlerini üstlenmek amacıyla NATO, AB, Afrika Birliği, Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (Economic Community of West African States) ya da gönüllü ülkelerin koalisyonları gibi bölgesel örgütlere yetki verir (UN Security Council, 1992).[11] BM Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirdiği bölgesel veya uluslararası kuruluşlar, belirli bir dereceye kadar barışın tesisi veya barışı koruma işlevlerini yerine getirir. BM’nin böylesi görevlere izin veren tek yasal topluluk olması gerektiği savunulsa da BM, bu görevlere onay veren tek örgüt değildir. BM dışındaki barış güçleri AB’nin Avrupa, Asya ve Afrika’da yürüttüğü askeri ve sivil görevler, Kosova’daki NATO görevi (KFOR) ya da Sina Yarımadası’ndaki Çokuluslu Güç ve Gözlemciler (Multinational Force and Observers on the Sinai Peninsula) gibi güçlerden meydana gelebilir.

         Barış gücü görevleri oylanırken yeni bir görev üstlenmek, görevi değiştirmek veya mevcut bir görevin gücünü arttırmak için, Konsey’in 15 üyesinden 9’unun onay vermesi gereklidir. Ancak 5 daimi üyeden (ABD, Çin, Fransa, İngiltere, Rusya) birisi bu teklife ret oyu (veto) verirse karar kabul edilmez. Bu yüzden daimi üyelerden birinin olumsuz oyu karar alınabilmesini engeller. Genellikle yanlış biçimde “veto hakkı” denen durum da budur. Oylamaya katılmamak uygulamada olumsuz oy anlamında kabul edilmemiştir. Güvenlik Konseyi Haziran 1950’de Sovyet temsilcisinin bulunmadığı sırada, üye devletlere Kore’ye asker göndermelerini tavsiye edebilmiştir. Böylece Sovyetler Birliği’nin oylamada bulunmaması, BM’nin Kore Savaşı’nın ilk aşamasına müdahale edebilmesini sağlamış fakat Sovyet temsilcisinin geriye dönüşüyle bu tavsiye kararı veto edilerek engellenmiştir.

         BM Güvenlik Konseyi’nin herhangi bir daimi üyesinin bir kararın alınmasını engelleyebilmesinin tek yolu, oylamaya katılarak ret oyu kullanmasıdır. Bunun dışında, oylamaya katılmamak ya da oylamada çekimser kalmak ret oyu olarak kabul edilmemektedir. Aslında BM Şartı’nın 27. maddesinin 3. paragrafında, “Güvenlik Konseyi’nin yöntem sorunlarındaki kararları (yani usul konuları dışındaki bütün kararları), – daimi üyelerin hepsinin oyları dâhil olmak üzere – dokuz üyenin olumlu oyu ile alınır” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm, usul konuları dışındaki bütün kararların kabulü için, beş daimi üyenin de olumlu oy kullanması gerektiği şeklinde yorumlanabilir. Oysa Güvenlik Konseyi’nin uygulamasında bu hüküm, “toplantıya katılan ve oy veren daimi üyelerin hepsinin oyları dâhil olmak üzere …” şeklinde yorumlanmıştır. BM’nin Kore Savaşı’na müdahalesinin önünü açacak olan kritik oylama öncesinde, Sovyetler Birliği Güvenlik Konseyi toplantılarını boykot ettiği için oylamaya katılmadığında, Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğunluğu şu görüşteydi: “Toplantı odasında olmamak, BM’nin kilit organının yasal olarak eylemde bulunmasını engelleyemez.” Bu görüş daha sonra Uluslararası Adalet Divanı’nın 1970 yılında aldığı bir kararla onaylanmıştır.[12]

         Geçmişten bugüne büyük devletler, özellikle de Sovyetler Birliği ve ardılı Rusya Güvenlik Konseyi’nin eylemlerini olumsuz oylarıyla sık sık engellemiştir. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin Macaristan (1956), Çekoslovakya (1968) ve Afganistan’ı (1979) işgal etmesine rağmen, Güvenlik Konseyi veto sistemi nedeniyle herhangi bir müdahalede bulunamadı. Aynı şekilde Güvenlik Konseyi Amerikan vetoları yüzünden, ABD’nin Dominik Cumhuriyeti (1965), Grenada (1983), Panama (1989) ve Irak’ı (2003) işgal etmesini sadece izlemekle yetindi. Bunların yanı sıra ABD, Güvenlik Konseyi yaptırımlarıyla karşılaşmadan Vietnam Savaşı’nı (1965-1973) yıllarca sürdürebildi ve başta Nikaragua olmak üzere, birçok Orta ve Güney Amerika ülkesine yönelik doğrudan ya da dolaylı saldırılarda bulunabildi.    

         AB’nin Askeri Müdahalelerinin Meşruiyeti

         OGSP geniş ölçüde meşruiyet gerektirmektedir. AB’nin dünya politikasındaki saygınlığı için AB kriz yönetiminin şeffaf olarak yürütülmesi gerekir. Dolayısıyla AB’nin askeri ve sivil görevleri, insanların taleplerine aykırı olarak yürütülmemelidir. Silah alımı için geçerli sebepler ileri sürülmeli, alınan güvenlik önlemleri barışı korumanın ruhuna ve halkın korunma gereksinimlerine aykırı olmamalıdır. Bu nedenle “insani müdahaleler” gibi sınırlandırılmış müdahaleler dışında, AB askeri operasyonlarının BM Güvenlik Konseyi kararına ve iznine sahip olması, AB güçlerinin yürüttüğü operasyonların meşruiyeti açısından gereklidir.      

         AB her zaman için, uluslararası barış ve güvenliğin korunması konusunda, Güvenlik Konseyi’nin sorumluluğunun önceliğini vurgulamıştır. Bunun yanında, AB askeri operasyonlarının BM Güvenlik Konseyi kararına ve iznine sahip olması, bu operasyonların meşruiyeti için AB tarafından bir “şart” değil “ilke” olarak benimsenmiştir. AB üyesi ülkelerin bir kısmı, 2003 başlarında AB kuvvetlerinin görev tanımı yeniden belirlenirken, Birliğin herhangi bir askeri operasyon düzenlemeden önce, BM Güvenlik Konseyi’nden yetki ve izin alması gerektiğini savunuyordu. Ancak diğer üyeler, Güvenlik Konseyi’nden yetki alınmasını ilke olarak kabul etseler de yetki almanın bir şart olmadığını savununca, bu konuda bir fikir birliği sağlanamamıştır.[13]

          Dolayısıyla AB’nin her askeri operasyonu için Güvenlik Konseyi’nden yetki ve izin almak, bir zorunluluk olarak görülmemektedir. AB kuvvetleri “meşru müdafaa”, ya da uluslararası barışı riske atabilecek “insani felâketler” gibi acil müdahale gerektiren kriz durumlarında, Güvenlik Konseyi’nin kendisini yetkilendirmesini beklemeden de askeri müdahalede bulunabilir.[14] Bununla birlikte, AB’nin kimi krizlerde Güvenlik Konseyi’nin kendisini yetkilendirmesini beklememesi, AB askeri operasyonlarının her durumda Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın yapılabileceği demek değildir.

         Bu şu anlama gelir: Güvenlik Konseyi kararıyla gerçekleştirilen operasyonlara ek olarak, AB kuvvetleri tüm üye ülkelerin onayının gerekli olduğu, insani müdahaleler gibi “sınırlandırılmış müdahaleler” söz konusu olduğunda, Güvenlik Konseyi’nin bir karar almasını beklemeden de askeri operasyonlar düzenleyebilir.[15] Zaten Birlik üyelerinin birçoğu, Belçika ve Fransa’nın Eylül 1991’de Zaire’ye (günümüzde Kongo Demokratik Cumhuriyeti), İngiltere’nin Mayıs 2000’de Sierra Leone’ye düzenlediği askeri müdahale örneklerinde olduğu gibi, Güvenlik Konseyi kararı olmadan genellikle insani ve meşru olarak tanımlanmış operasyonlar yürütmüştür.[16] Başka bir deyişle, eğer “soykırım” ya da “toplu katliamlar” söz konusu ise AB bir Güvenlik Konseyi kararı olmasa da askeri müdahale seçeneğini kullanabilir. Ancak bu uzak bir ihtimal olarak görülmektedir. Ek olarak AB kuvvetleri her durumda, emperyalist ya da sömürgeci amaçlar için değil, barış ve istikrarı korumak adına konuşlandırılacaktır.

         Diğer yandan, AB ülkelerinin kendilerini savunmak zorunda kalmaları dışında, askeri güç kullanımı için Güvenlik Konseyi kararı gerekip gerekmediği konusu fazla abartılmamalıdır. Bu konu uygulamada bu konuda yapılan şekilsel tartışmalardan yıllar önce, Kosova krizi esnasında çözülmüştür. Mart 1999 Berlin Avrupa Konseyi’nde, NATO üyesi olmayanlar da dâhil olmak üzere tüm AB üyesi ülkeler, Kosova’ya yapılan askeri müdahaleyi onaylamıştı ve Kosova krizi hakkında alınmış herhangi bir Güvenlik Konseyi kararı da yoktu.[17] Buna rağmen, NATO’nun Kosova müdahalesi uluslararası toplumun çoğunluğu tarafından meşru görülmektedir. Ayrıca, BM Güvenlik Konseyi’nin sonradan aldığı 10 Haziran 1999 tarihli 1244 Sayılı Karar’la, bu müdahaleye üstü kapalı onay verdiği kabul edilmektedir.

         Özellikle Avrupa’da yaşanabilecek insani bir yıkım ya da olması yakın bir soykırım söz konusu olduğunda, AB ve Avrupalı devletler, BM’nin açık bir yetkilendirmesi olmasa da acil müdahale için birlikte harekete geçebilirler. Avrupa’da böyle bir durumla karşılaşıldığında, NATO ya da ABD müdahalesi yerine, AB’nin doğrudan kendi kuvvetleriyle müdahalede bulunması arzu edilmektedir. Avrupa toprakları dışında böyle bir durumla karşı karşıya kalındığında ise AB’nin öncelikle ABD, NATO ya da diğer uluslararası örgütlerle işbirliği yaparak ortak eylemde bulunması ve böylece “etkili çok taraflılık” ilkesinin gereğini yerine getirmesi daha muhtemel bir seçenektir.        

         Kanımızca, herhangi bir AB askeri müdahalesi gerçekleştirilmeden önce, BM Güvenlik Konseyi’nden yetki almanın AB bünyesinde bir “şart” olarak genel kabul görmemesinin en büyük nedeni, Güvenlik Konseyi’nin mevcut haliyle kimi zaman asli görevini tam olarak yerine getiremediğinin düşünülmesi ve Konsey için önerilen yapısal reformların hayata geçirilememesidir. Güvenlik Konseyi’nin geçmişte Bosna ve Kosova’da olduğu gibi, acil müdahalelere meşruiyet sağlamakta gecikmesi ve daimi üyelerin vetoları yüzünden Güvenlik Konseyi’nin bazı uluslararası krizler karşısında hareketsiz kalması nedeniyle, Avrupa’da Güvenlik Konseyi’nden yetki alma konusuna temkinle yaklaşılmaktadır. Ayrıca AB operasyonlarının Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin onayına bağımlılığının, Rusya ve Çin gibi daimi üyelere AB operasyonları üzerinde potansiyel bir “veto” hakkı vermesi de AB’nin bu temkinli yaklaşımının nedenlerinden biridir. En azından yapısında köklü değişiklikler yapılmış bir Güvenlik Konseyi tarafından, tartışmaya yer bırakmayacak insani müdahale ilkeleri benimsenene kadar, AB’nin bu konudaki belirsiz eğiliminin süreceği söylenebilir.[18]

          BM’den yetki alınmaksızın gerçekleştirilecek bir askeri müdahale BM Şartı’na aykırıdır. Buna rağmen, her ne kadar bazı yazarlar aynı görüşte olmasa da böyle bir müdahale, “ahlaki” ve “siyasi” bakımdan yukarıda sayılan belli istisnai durumlarda haklı görülebilir. Bu yaklaşımın yararı, kuvvet kullanımı kuralları ve temel insan haklarının korunması arasında gerilim yükseldiğinde bir “acil çıkış kapısı” açmasıdır. Ayrıca Soğuk Savaş boyunca benimsenmiş olan “müdahale etmeme” (non-intervention) ilkesinin, özellikle Kosova krizinden sonra değişime uğradığı ve bunun yerini günümüzde yeni bir “sınırlı müdahale” ilkesinin aldığı, birçok uzman tarafından dile getirilmektedir. Bu çerçevede, yeni sınırlı müdahale ilkeleri insani felaketleri önlemek için, AB kuvvetlerine BM’den yetki alınmamış olsa bile müdahale olanağı vermektedir.[19]

          Birçok uzman ciddi insani krizlerde, insanlığa karşı suçları önlemek gayesiyle, BM çerçevesi dışına çıkılması gerekse bile hemen harekete geçilmesi gerektiği ve bunun “manevi bir sorumluluk” olduğu üzerinde durmaktadır. Örneğin Alvaro de Vasconcelos ve Thomas Roithner, gelecekte Bosna ve Ruanda örneklerinin bir daha yaşanmaması için, BM’nin açık bir yetkilendirmesi olmaksızın, AB’nin müdahale etmek zorunda olabileceği olası krizlerden söz ederken, Plamen Pantev bu gibi durumlarda, AB’nin çok taraflı girişimlerde ısrarcı olması gerektiğini vurgulamaktadır. Benzer şekilde, Martin Ortega insanlığa karşı suçları önlemek gibi daha yüksek bir amaç uğruna, AB operasyonlarının belli şartlar altında uluslararası hukukun dışına çıkabileceğinden söz eder.[20]

         BM’den Yetki Alınmadığı Takdirde AB Neye Dayanarak Kuvvet Kullanacak?

          BM Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın yapılabilecek herhangi bir AB askeri operasyonu, açıkça ifade edilmese de bugüne kadar 2003’te benimsenen Avrupa Güvenlik Stratejisi’ndeki “etkililik” ilkesinin bir gereği olarak değerlendirilmiştir. Bu ilkenin temelinde, uluslararası hukuk kurallarının uygulanmaması ya da ihlal edilmesinin ardından yaşanabilecek toplu katliamlara engel olma düşüncesi yatmaktadır. Böylece, acil müdahalenin gerekli olduğu ancak BM’nin karar almasının çeşitli nedenlerle geciktirildiği ya da engellendiği durumlarda, AB kuvvetlerinin insani müdahale çerçevesinde zaman kaybetmeden konuşlandırılabilmesi amaçlanmaktadır. Bosna’daki katliam sırasında, BM’nin çatışan gruplar arasındaki tartışmalarla gereğinden fazla oyalanması ve uluslararası eylemlere meşruiyet sağlamakta gecikmesi, bu düşüncenin çıkış noktalarından biridir.

         AB’nin savunma konusunda yaptığı önemli çıkışlardan biri de Haziran 2003’te, Avrupa Konseyi’nin kitle imha silahlarının hızlı artışına karşı kabul ettiği ortak Eylem Planı’dır. Buna göre: “Siyasi diyalog ve diplomatik baskıyı içeren bu önlemler başarısız olduğunda, BM Şartı’nın VII. bölümündeki zorlayıcı önlemler ve uluslararası hukuk çerçevesindeki tedbirler (sevkiyatların engellenmesi, kısmi ya da küresel müeyyideler ve uygun olduğu durumda güç kullanımı) düşünülebilir. Güvenlik Konseyi merkezi bir rol oynamalıdır”.[21]

         Güvenlik Konseyi’nin oynaması gereken bu merkezi rol, BM Şartı’nın 2/4. maddesinde yer alan kuvvet kullanma yasağına dayanır. Dolayısıyla AB eylemlerinin meşruluğu için, OGSP düzenlemelerindeki hiçbir ifadenin bu emredici kuralla çelişmemesi ve hiçbir AB operasyonunun BM Şartı’na aykırı olmaması gerekir. AB, BM Güvenlik Konseyi tarafından yetkilendirilse de yetkilendirilmese de Avrupa güvenlik sisteminin kurallara dayalı yapısı şunu gerektirir: Avrupa Güvenlik Stratejisi ve Lizbon Antlaşması’na göre, AB askeri operasyonları kesinlikle BM Şartı’na aykırı olmayacak şekilde yürütülmelidir. Bu anlayış, 2003 tarihli Avrupa Güvenlik Stratejisi’nde yer alan ve hazırlayıcısı Javier Solana’nın da üzerinde önemle durduğu “etkili çok taraflılık” ilkesine dayanır.

         BM Şartı ve diğer uluslararası hukuk ilkelerine saygı, Lizbon Antlaşması’yla değiştirilen AB Antlaşması’nın 21. maddesinde açıkça yer alır: “Birlik özellikle Birleşmiş Milletler çerçevesinde, ortak sorunlara çok taraflı çözümler bulunmasını destekler.” Aynı maddenin 2/c paragrafında AB’nin şu amaçlar için çalışacağı ifade edilmektedir: “Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaç ve ilkelerine, Helsinki Nihai Senedi ilkelerine ve dış sınırlarla ilgili olanlar da dâhil, Paris Şartı’nın amaçlarına uygun olarak barışı korumak, çatışmaları önlemek ve uluslararası güvenliği güçlendirmek”.

         2003 Avrupa Güvenlik Stratejisi’nde ise BM’yle ilişkilerin genel çerçevesi hakkında şöyle deniyordu:“Uluslararası ilişkiler için temel çerçeve BM Şartı’dır. BM Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için öncelikli sorumluluğa sahiptir. BM’yi güçlendirmek, etkin şekilde hareket etmesi ve sorumluluklarını uygulaması için gerekli donanımı sağlamak bir Avrupa önceliğidir.[22] … AB, BM uluslararası barış ve güvenliğe yönelik tehditlere karşılık verirken BM’yi desteklemelidir. AB, kısa vadeli kriz yönetimi durumlarında, BM’ye olan desteğini arttırmak ve çatışmaların ortaya çıktığı ülkelere yardım etmek için, BM’yle işbirliğini sağlamlaştırmayı taahhüt eder”.[23]

         Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere, AB ortak eylemin meşruiyetine sürekli vurgu yapan BM Şartı’nın temel değerlerini esas alır. Bu, bir bakıma tarihi küresel egemenlik mücadeleleri, perde arkası siyasi hamleler, gizli hesaplar ve güç dengelerinden kaynaklanan savaşlarla dolu olan Avrupa kıtası için bir ideali yansıtır. Avrupa’nın bu ideali demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözümünü de içerir ve askeri gücün kullanımı açısından, Birliğin kesinlikle BM Şartı’na uygun olarak hareket edeceği konusunda güvence verir.

         AB kararlarının bu “çok taraflı” karakteri, ilke olarak BM Güvenlik Konseyi’nin kuvvet kullanımını meşrulaştırmak için bir çatı olmaya devam etmesini arzuladığını gösterir.[24] Ancak Birlik, 2003 Avrupa Güvenlik Strateji Belgesi’ndeki şu ifadelerle, kuralların aynı zamanda uygulamaya gereksinim duyduğunu da kabul etmiştir: “Biz uluslararası organizasyonların, rejimlerin ve anlaşmaların, uluslararası barış ve güvenliğe yönelen tehditlere karşı koymakta etkin olmasını istiyoruz. Kurallar ihlal edilince, bu sebeple harekete hazır olmak zorundayız”.[25]

         Bu ifadeler şu gerçeği gösterir: Askeri güç kullanımı en son başvurulacak bir seçenek olsa bile bazı durumlarda gerekli sayılabilir. Olağanüstü durumlarda, acil müdahaleler uluslararası hukuk çerçevesindeki uygulamalarla her zaman bağdaşmaz. AB artık sadece sivil bir oyuncu değildir ve her ne olursa olsun, özellikle Avrupa kıtasında yaşanabilecek yeni çatışmalara kayıtsız kalamaz. Dolayısıyla Bosna ve Kosova’da yaşanan trajedilerden ders çıkaran AB, olağanüstü durumlar söz konusu olduğunda, uluslararası hukukun ihlali gerekse bile harekete geçebilecektir.

         Sonuç

         Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından, barış operasyonlarının niteliğindeki değişme ve barış güçlerine duyulan ihtiyacın giderek artması, BM’yi dünya politikasındaki diğer güçlü oyunculardan destek almaya yöneltmiştir. Bu nedenle BM, kriz yönetimi alanında kimi zaman NATO, AB ve Afrika Birliği gibi uluslararası örgütlerle iş birliği yapmaktadır. Diğer yandan AB, kriz yönetimi ve barış gücü operasyonları konusunda, BM’yle ilişkilerini geliştirmeye çok isteklidir. Çünkü BM, AB operasyonları için meşruiyet ve yetki vermektedir. BM’den yetki ve izin almak, dünya sahnesindeki görünürlüğünü arttırma amacındaki AB açısından bir araç olarak görülmektedir. Diğer taraftan AB’nin BM içindeki gücü ve etkisi giderek artarken, Birliğin BM içindeki bu baskın varlığı, birçok BM üyesi tarafından şikâyet konusu yapılmaktadır. AB’nin gelecekte BM’yle ilişkilerini nasıl bir zeminde yürüteceği konusu, Birliğin güçlü bir küresel oyuncu olma hedefini de doğrudan etkileyecektir.

         AB ülkeleri BM yönetimindeki harekâtlar dışında, harekât başlatma konusunda BM Güvenlik Konseyi kararı içeren ya da içermeyen dört seçeneğe sahiptir. Bunlardan ilki, AB kuvvetlerinin kullanılmasına yol açmayacak olan ve bireysel çıkarlar doğrultusunda yürütülen tek taraflı bir harekâttır (Perejil / Leila Adaları gibi İspanyol topraklarına tekrar yapılacak bir saldırı gibi). İkinci seçenek, 2003 Irak Savaşı örneğindeki gibi bir geçici koalisyondur. Üçüncüsü hem Avrupa hem de Amerikan çıkarlarının riske girmesi nedeniyle, NATO’nun kullanılacağı, Atlantik ötesi çıkarların ortak olduğu durumlardır (NATO’nun 1999 Kosova ve 2011 Libya müdahaleleri gibi). Son seçenek ise yine siyasal fikir birliğinin oluştuğu ancak ABD çıkarlarını doğrudan ilgilendirmeyen anlaşmazlıklarda, AB kuvvetlerinin kullanılma olasılığı olan durumlardır (AB’nin Kongo D.C.’de yürüttüğü, NATO olanak ve yeteneklerinin kullanılmadığı Artemis Harekâtı gibi).

         AB BM’yle ilişkilerini, 2003 Avrupa Güvenlik Stratejisi’nde vurgulanan “etkili çok taraflılık” ilkesi çerçevesinde geliştirmiştir. Buna göre AB harekâtları meşru bir zeminde, BM Şartı’na aykırı olmayacak şekilde yürütülmelidir. Ancak AB soykırım ya da toplu katliamlar gibi olağanüstü durumlarda, BM Güvenlik Konseyi kararı olmasa bile askeri güç kullanabilecektir. Çünkü artık AB karar alıcıları, özellikle Balkanlarda olabilecek yeni katliamlara seyirci kalmayı istememekte ve acil durumlarda ABD ya da NATO müdahalesi yerine, doğrudan AB öncülüğünde operasyonlar düzenlemeyi hedeflemektedir.      

Ümit Çelik

Uludağ Üniversitesi Doktora Öğrencisi

 

Referanslar:

[1] Council of the European Union: “EU Battlegroups”, Factsheet, February 2007, http://www.consilium.europa. eu/uedocs/cmsUpload/Battlegroups_February_07-factsheet.pdf, (18.02.2012)

[2] United Nations Security Council: “European Union-United Nations Relations Come of Age”, http://www.un. int/france/pdf/fiche1.pdf, (25.02.2012).

[3] United Nations Security Council: “UN Peacekeeping Operations”, Background Note, 30 November 2007, http.www.un.org/Depts/dpko/dpko/bnote.htm, (11. 02.2008).

[4] “Eurocorps’ History”, http://www.eurocorps.net/ history, (15.05.2012).

[5] Martin Ortega, “Petersberg’in Ötesi: AB Askeri Kuvvetleri’nin Misyonları”, Nicole Gnesotto (der.), AB Güvenlik ve Savunma Politikası İlk Beş Yıl, İstanbul, Tasam Yayınları, 2005, s.86.

[6] Aynı yer.

[7] Jean Yves Haine, “Tarihsel Bir Perspektif”, Nicole Gnesotto (der.), AB Güvenlik ve Savunma Politikası İlk Beş Yıl, İstanbul, Tasam Yayınları, 2005, s. 50.

[8] Haine, a.g.m., 44.

[9] “Council Joint Action 2003/423/CFSP of 5 June 2003 on the European Union Military Operation in the Democratic Republic of Congo”, Official Journal of the European Union, 11 June 2003.

[10] BM Şartı, 7. Bölüm, Madde 42’ye göre, “Güvenlik Konseyi, 41. maddede öngörülen önlemlerin yetersiz kalacağı ya da kaldığı kanısına varırsa, uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için, hava, deniz ya da kara kuvvetleri aracılığıyla, gerekli saydığı her türlü girişimde bulunabilir. Bu girişimler gösterileri, ablukayı ve Birleşmiş Milletler üyelerinin hava, deniz ya da kara kuvvetlerince yapılacak başka operasyonları içerebilir.”

[11] BM’nin barışı koruma faaliyetlerinde işbirliği yaptığı diğer örgütler arasında İslam Konferansı Örgütü, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Arap Birliği ve ASEAN gibi küresel ve bölgesel örgütler de bulunmaktadır.

[12] “Legal Consequences for States of the Continued Presence of South Africa in Namibia (South West Africa) Notwithstanding Security Council Resolution 276 (1970)”; Christian Tomuschat, “Uniting For Peace”, http://untreaty.un.org/cod/avl/pdf/ha/ufp/ufp_e.pdf (25.06.2013); Edip F. Çelik, Milletlerarası Hukuk, Birinci Kitap, İstanbul, İstanbul Üniv. Huk. Fak. Yay. 1969, s. 271.

[13] Ortega, “Petersberg’in Ötesi: AB Askeri Kuvvetleri’nin Misyonları”, s. 84.

[14] Thiery Tardy, “United Nations-European Union Relations in Crisis Management”, International Forum for the Challenges of Peace Operations 2008, Background Paper, 1 October 2008, p. 3; Martin Ortega, “Military Intervention and the European Union”, Chaillot Paper 45, Institute for Security Studies of WEU, Paris, March 2001, s. 116.

[15] Ortega, “Military Intervention and the European Union”, p. 116.

[16] Belçika ve Fransa’nın Zaire’de, İngiltere’nin Sierra Leone’de yürüttüğü operasyonların ortak amacı, Avrupalıların tehlike altındaki bölgelerden tahliyesiydi.

[17] Bununla birlikte, bazı AB yetkilileri NATO’nun Kosova’ya müdahalesine, gelecekte BM’den yetki ve izin alınmadan yapılacak müdahaleler için örnek bir olay gibi bakılamayacağı görüşündedir. Bkz: Elmar Brok ve Norbert Gresch, “Aktörler ve Tanıklar”, Nicole Gnesotto (der.), AB Güvenlik ve Savunma Politikası İlk Beş Yıl, İstanbul, Tasam Yayınları, 2005, s. 174.

[18] Tardy, “United Nations-European Union Relations in Crisis Management”, p. 3; Ortega, “Military Intervention and the European Union”, p. 116.

[19] Bu tartışmanın daha geniş bir hali için bkz: Bruno Simma, “NATO, the UN and the Use of Force: Legal Aspects”, The European Journal of International Law, Vol. 10, 1999: ss. 2–20; Mary Ellen O’Connell, “The UN, NATO, and International Law After Kosovo”, Human Rights Quarterly, 2000, ss. 88–89; Ortega, “Petersberg’in Ötesi: AB Askeri Kuvvetleri’nin Misyonları”, s. 85; Simon Chesterman, Just War or Just Peace? Humanitarian Intervention and International Law, Oxford, Oxford University Press, 2001; Jane Stromseth, “Rethinking Humanitarian Intervention: The Case for Incremental Change”, Humanitarian Intervention: Ethical, Legal, and Political Dilemmas, Cambridge, Cambridge University Press, 2003.

[20] Bkz: René Schvok, “How Europe’s Experts See the Outlook for UN Reform”, Autumn 2006, http://www.europesworld.org/NewEnglish/Home_old/Article/tabid/191/ArticleType/articleview/ArticleID/20639/language/en-US/Default.aspx (25.06.2013); Ortega, “Military Intervention and the European Union”, p. 122.

[21] Antonio Missiroli, “From Copenhagen to Brussels European Defence: Core Documents”, Chaillot Paper 67, Volume: 4, EU Institute for Security Studies, Paris, December 2003, s. 107.

[22] Council of the European Union: A Secure Europe in A Better Wold: European Security Strategy, Brussels, 12 December 2003, p. 9.

[23] A Secure Europe in A Better Wold, p. 11.

[24] Haine, a.g.m., s. 54.

[25] A Secure Europe in A Better Wold, p. 9.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir