Avrupa Birliği Vatandaşlığı

Berkant Yekeler 

Avrupa Birliği, klasik devlet ve uluslararası örgüt kavramlarından önemli farklılıklar göstermekte ve farklı bir yapıyı ifade etmektedir. Bir başka deyişle; Avrupa Birliği, hukuksal olarak üye devletler ve bireyler açısından hak ve yükümlülükler doğuran, doğrudan etki gücüne sahip ve ulusal anayasaların da üstünde yer alan düzenlemeler kabul etme kapasitesine sahiptir (Saylan, 2007:14). Bu istisnai durumun altının çizilmesi için seçilen “uluslarüstülük” teriminin ise uluslararası ilişkilere Avrupa Topluluklarının kurulmasıyla getirilen bir yenilik olduğu ileri sürülebilir. Zira, Birliğin temelini oluşturan Avrupa Topluluklarının çıkış noktası da, her alanda güç birliği oluşturacak bir örgütsel yapıyı oluşturmak ve bu yapıyı klasik uluslararası örgütlenmelerden farklı kılarak tek bir birlik olma hedefi doğrultusunda önemli yetkilerle donatmaktır.

Avrupa Birliği’nin bünyesinde taşıdığı uluslarüstü nitelik, Birlik hukukunu da doğrudan etkilemiştir. Öyle ki, Birlik hukuku ile ulusal hukuk kurallarının çatışması halinde birlik normlarına öncelik tanınması olarak belirtilebilecek AT hukukunun önceliği ilkesi temel bir prensip olarak kabul edilmiş ve bu durum uluslarüstü yapının doğal bir sonucu biçiminde değerlendirilmiştir.

 

Entegrasyon Sürecinde Birlik Vatandaşlığı Kavramının Gelişimi Ve Hukuki Temelleri 

Birlik vatandaşlığı kavramının gelişimi sırasında birçok hukuki ve siyasi süreç yaşanmıştır. Bunlardan bazılarının, temel düzenleme ve önemli noktalara işaret etmeleri nedeniyle diğerlerinden daha farklı bir yerde oldukları söylenebilir. Shengen, Maastricht ve Amsterdam Antlaşmaları; Paris, Kopenhag, Luxemburg ve Fontainebleau Zirveleri; Pinelli, Martin, Veil Grubu ve Bindi-Imbeni Raporları; Adonnino Komitesi, Avrupa Tek Senedi, Çalışanların Temel Haklarına Dair Topluluk Sosyal Şartı ve Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı buna örnek olarak gösterilebilir. Maastricht Antlaşması’ndan önce vatandaşlık statüsü kurucu Antlaşmalarda yer almamakla birlikte, bu statünün alt yapısını oluşturan birtakım hükümler öngörülmüştür. Bunların en tipik örneği, AT Antlaşması’nda yer alan tâbiiyete bağlı ayrımcılığın yasaklanmasına ilişkin 6. madde (yeni numaralandırmadan sonra 12. madde) ve İç Pazarda serbest dolaşımın sağlanmasına yönelik 7A (yeni numaralandırmadan sonra 14 üncü) maddesidir (Saylan:23).

Başlangıçta bireyleri, üye devlet yurttaşları olmalarından daha ziyade, ekonomik özgürlükler açısından ele alan yaklaşım,  adeta Topluluk üyesi devletlerin vatandaşlarıyla ilgili olarak hukuki bir ara kategori yaratmıştır. Bu ara hukuki kategori üye devletin kendi vatandaşlarına nazaran daha sınırlı haklara sahipken, yabancılara nazaran daha iyi bir konuma sahip bulunmaktaydı. Dolayısıyla, bir üye devlette ikamet eden diğer üye devletlerin vatandaşları, bir üçüncü ülke vatandaşı gibi muamele görmemekteydi. Vatandaşlık konusunda oldukça kısmi (Tezcan,2002:20) nitelik taşıyan bu yaklaşımın sağladığı en önemli katkı; bireylere, serbest dolaşıma ve vatandaşlık ile cinsiyet temelinde ayrım görmemeye dair haklar tanıması ve bu hakların üye devlet vatandaşı olan serbest çalışanlara ve isçilere uygulanmasıdır.

Bireyleri yalnızca ekonomik yaşama olan katkıları ile ele alan uygulamalar, ATAD[i]’ın kararları ile açıklığa kavuşturulduğu günden itibaren, birlik düzeyinde geleneksel vatandaşlık haklarının benzeri haklar bulunması açısından bir esas teşkil etmiştir. ATAD, en basından beri Roma Antlaşması’nın, göçmen olsun veya olmasın, farklı ülkelerdeki bireylere ortak haklar tanıdığını kabul etmiştir. Kendi ülkeleri dâhil, tüm üye ülkelerin topluluk hukukuna uymalarını beklemenin, bu bireylerin hakkı olduğu ATAD tarafından vurgulanmış ve bu ilke ilk kez Vand Gend en Loos davasında gündeme getirilmiştir (Meehan, 1997:24).

Üye devlet temsilcilerinin 1960’ların sonlarına doğru Avrupa’da siyasal bir birlik kurulması amacıyla çalışma yapmaya karar vermelerini takiben, “Vatandaşlar Avrupası” şekillenmeye başlamıştır. 1950’den 1960’ların sonuna kadar olan dönemde Avrupa devletlerini etkileyen bölgesel ve dünya ölçekli olayların[ii] sosyal,  politik ve ekonomik niteliklerinin, dönemin AET’sini, dışarıdan gelecek olumsuzluklara karşı kendisini daha güçlü kılabilecek makro düzeyde kollektif planlama uygulayabileceği üst düzey bir uyum kurmak yönünde harekete geçirmiş olduğu söylenebilir. Oysa aynı hedef, Avrupa’nın bütünleşmesi projesinin başlarında, Jean Monnet tarafından “biz devletler arasında koalisyon değil, insanlar arasında birlik kuruyoruz” denilmek suretiyle ifade edilmiştir (Okman, 2005:70)

[i] Avrupa Toplulukları Adalet Divanı

[ii] Avrupa’nın bölünmesi, soğuk savaş, A.B.D. etkisi, petrol krizi ve neden olduğu ekonomik kriz vs.

 

Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir