Avrupa’da Yükselen Popülizm, Almanya ve Türkiye ile İlişkilere Yansımalar

Dr. Öğr. Üyesi SÜLEYMAN SEZGİN MERCAN

 

GİRİŞ

Doğasında protestoyu ve muhafazakarlığı barındıran popülizm ile beslenen Avrupa’daki bazı siyasi partiler, bulundukları toplumları homojen yapıda kabul etmektedirler. Kendilerini de hem bu yapının hem de bu yapıdaki insanların çıkarlarını korur görmektedirler. Buradan hareketle de siyasi temsilde kendilerinin öne çıkmaları gerektiğini savunurlar. Homojen yapının dışındakiler tehdit olarak ve toplumun çıkarına aykırı olarak konumlandırılırlar. Dışarıdakiler içeriye girdiklerinde kayba yol açan unsurlar olarak görülürler. İş kaybı, kültür kaybı, kimlik kaybı ve otorite kaybı temel endişe kaynaklarıdır. Piyasa ekonomisinin krizlere yatkın doğası da tehdit olarak konumlandırılır. Küreselleşme, bölgesel bütünleşmeler, uluslararası örgütler hep risk yaratan unsurlar olarak kabul edilir. Dolayısıyla Avrupa bütünleşmesi, yani AB, özellikle Avrupa’daki sağ popülist partilerce olumsuzlukla anılır. Göçmenler ve AB ortak politikalarının üye ülkeler için gerektirdikleri son dönemlerde iyice karşıtlık yaratan faktörler haline gelmiştir. Buna Türkiye ile ilişkileri ve işbirliklerini de eklemek gerekmektedir. Bu makalede, popülizmin kısaca tanımı yapıldıktan sonra Avrupa bütünleşmesinin temel dinamikleri hatırlatılacak, ardından Avrupa’da popülizmin lokomotifini oluşturan aşırı sağ siyasetin yükselişi ve bu siyasetin pratiğe yansımaları ortaya koyulacaktır. Son olarak, bu pratikte karşılık bulan Türkiye-AB ilişkilerinin güncel bir irdelemesi yapılacak, buradan hareketle de popülizmden ve sağ siyasetten etkilenen Türkiye-Almanya ilişkileri değerlendirilecektir. 

Popülizmle İlgili Kısa Tanımlar

Paul Taggart, ‘Popülizm’ adlı eserinde 20. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan yeni bir popülizm türünden bahseder. Yeni popülizmin, aşırı sağ partilerce kilit hükümet partilerinin hakimiyetine ve gündemlerine tepki olarak savunulduğunu ve belli siyasal liderlerle ilişkilendirildiğini belirtir. Tek bir parti ve hareketten oluşmadığını, farklı ülkelerde aynı dönemde oluşan ve benzer konularda hassasiyet gösteren farklı partilerce somut hale geldiğini vurgular. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı Avrupa’daki uzlaşıya işaret eden Taggart, çoğu Batı Avrupa ülkesinde bu uzlaşının sosyal demokrasi, karma ekonomi modeli, Keynescilik gibi unsurlar üzerinden, sadece sol değil, sağ partilerce de gerçekleştirildiğini ifade eder. Burada, savaşın yarattığı siyasi, ekonomik ve sosyal yıkımların kötü sonuçlarını bertaraf etme, moral çöküşü ortadan kaldırma ve yeniden ayağa kalkma hedefleriyle bir uzlaşıya varma söz konusudur. Fakat Taggart’a göre Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru bu uzlaşıya tepkiler yükselmeye başlamıştır (Taggart, 2004, ss. 93-94). 1970’ler ve 1980’lerdeki çevreci, feminist, nükleer enerji karşıtı, vb. toplumsal hareketler bunun somut yansımasıydı. Bu hareketler yeni siyaset anlayışını meydana getiriyordu. Bu siyaset anlayışı partiler arasındaki savaş dönemi sonrası uzlaşıyı eleştiriyor, sol siyasete itiraz ediyordu. Bu koşullarda, 1980’ler ve 1990’lara gelindiğinde bu tepkinin sağ partileri, yükselttiği görüldü. Bu şekilde vücut bulan yeni popülizm, yeni siyaset rüzgarını arkasına alarak bürokratik refah devletinin gelişimine karşı çıktı. Yerleşik partilerin tekelini kırmaya odaklandı. Bunun da ötesinde, siyasetin odağına, savaş sonrası uzlaşıyı reddederek, vergi meselesi, göç sorunu, milliyetçilik gibi unsurları yerleştirmeye çalıştı. Bunlardan hangisinin öne çıkarıldığı ülkeden ülkeye değişiklik gösterdi. Örneğin, İskandinav ülkelerinde yeni popülizm yüksek vergilerin ve liberal göç politikalarının yol açtığı vergi yükünü eleştirir. Belçika, İtalya, İsviçre gibi ülkelerde bölgesel ve etnik kimlik temelli bir siyaset öne çıkar. Almanya, Fransa ve Avusturya’da ise göçmen ve yabancı karşıtlığına bürünür (Taggart, 2004, ss. 94-98). Devamını okumak için…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir