Avrupa’nın Mülteci Sorunsalı

Suat AYHAN

Avrupa İkinci dünya savaşından bu yana en büyük göç kriziyle karşı karşıya. Bugün dünya genelinde 60 milyonun üzerinde insan, savaştan, zulümden, yoksulluktan kaçarak ülkelerini terk ederek başka topraklara/ülkelere göç etmektedir. Özellikle Suriye iç savaşı , Afganistan ve Afrika’nın bazı ülkelerinde yaşanan katliam ve IŞİD’in 2014 yılında Irak’ın büyük bir bölümünü işgal etmesi sonucunda milyonlarca insan, mülteci durumuna düşmüştür. Yaşadıkları topraklarda yaşanan katliamlardan, savaştan kaçan insanlar için “medeniyetin beşiği”, refahın yüksek olduğu, bir rüya olarak görülen  “Avrupa”, milyonları bulan mülteciler için bir umut olmuştu.

 

Avrupa özellikle bu göç akınına hazırlıksız bir şekilde yakalanan, özellikle Suriye iç savaşından sonra kesif bir şekilde maruz kalan kıta oldu. Küresel bir sorun olan mülteci krizi, yeni ortaya çıkan bir durum değildi. Ayrıca salt Avrupa’ya özgü bir sorun olarak da telakki etmemiz gerekir. Farklı ülkelerden, özellikle Suriye iç savaşından sonra kendi ülkelerini terk eden çoğu mültecinin farklı ülkelere dağıldığını, oralarda yaşadıklarını görmekteyiz. Farklı ülkelerde yaşayan mültecilerin sayısı bugün yüz binleri bulmaktadır.

Mülteci akını sadece Avrupa sınırlarına doğru gerçekleşmemişti fakat kitlesel olan bu göçler; uzun yıllardır bu durumu yaşamayan Avrupa ülkeleri için bir şok etkisi yaratmış, Avrupa ülkeleri bir anlamda bu göçlere hazırlıksız yakalanmış ve bunu hesap edememişti. Daha sonraki süreçte göreceğimiz gibi Avrupa’nın sınırına dayanan bu göçler, Avrupa ülkelerinin mültecilere yönelik politikalarında bir krize sebebiyet verecekti.

 

Avrupa belleğini kaybederken

İlk etapta sınırlarını mültecilere açmayan çoğu Avrupa ülkesi, giderek büyüyen bu insani kriz karşısında kayıtsız kalamazdı. Fransız düşünür Etenne Balibar, Akdeniz’de insanların kurban gitmesini bir soykırım olarak görmüştü. Bu göçlerin neticesinde sayıları binleri bulan insan öldü. Bu sayıya yeni ölümler eklenmeye devam etmektedir.

 

Avrupa’ya akan kitlesel göçler, Avrupa ülkelerindeki vatandaşların kendi sınırlarına dayanan mültecilere yönelik kaygılarını artmasını beraberinde getirmiş, bu durum karşısında çoğu Avrupalı kendi ülkelerinden daha fazla mülteci kabul etmelerine karşı çıkmıştır. Bu durum, bir anlamda Avrupa’nın bellek kaybının bir göstergesi olmuştur.

 

Son yıllarda Avrupa’da popülist partilerin politik ajandasında mülteciler başat bir problem olarak yer almıştır. Çoğu Avrupa ülkesinde argümanlarını göçmen karşıtlığı üzerine kuran aşırı sağ ve popülist partilerin giderek büyümesi, Avrupa’nın bazı ülkelerinde yapılan seçimlerde bir tehlikeyi haber verircesine ciddiye alınacak bir oy oranına ulaşmaları, gelecek Avrupa’sının istikrarı adına üzerinde düşünülmesi gereken bir sorunu doğurmuştur.  Özellikle son dönem Avrupa siyasetinde yerel kimliğin savunucuları konumunda olan ve kendini ön planda gösteren bu partilerin mültecileri kendi ülkelerinde kabul etmeme konusundaki ortak politik tutumları, yukarıda da değindiğim gibi Avrupa’nın mülteciler konusunda bir bellek kaybına maruz kaldığını bize göstermiştir. İki dünya savaşı arası dönemde kanlı Avrupa topraklarından başka coğrafyalara olan göçler sonucunda mülteci durumuna düşen Avrupalılara bazı ülkeler kapılarını açmıştı. Şimdi günümüze geldiğimizde bir umut olarak görülen Avrupa’ya kitlesel bir şekilde ceryan eden göçlerde çoğu Avrupa ülkesinin mültecileri kabul etmekte kucaklayıcı bir politika izlemediğini, sınırlı sayıda mülteci kabul ettiğini müşahade etmekteyiz.

 

Mülteci sorunsalı ve Uluslararası toplum 

 

Mülteci sorunsalının bir kriz hüviyetine bürünmesinde gözden ırak tutulmaması gereken ve kritiklerimizi yönelteceğimiz bir başka  boyut, uluslararası toplumun mülteci meselesine yönelik arzulanan çabaların yetersizliği durumudur. Küresel vicdanlarımızı yaralayan bu dram karşısında uluslararası toplumun mülteciler karşısında verdiği sınavın başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Uluslararası toplumun yaşadıkları ülkelerde savaş ve çatışma ortamlarından kaçan  mültecileri yasal olarak korumaları gerekirken, bu durumun arzulanan bir seviyeye ulaşmadığını, kıta Avrupa’sının bu göç dalgasından etkilenen tek bölge olmadığını, mülteci krizinin küresel, tüm toplumları etkileyen “majör” bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Avrupa ülkelerinin mültecileri alma konusunda sınırlamalara gittiğini görüyoruz. Kimi Ortadoğu ülkesinin mültecileri kabul etme konusunda “açık kapı” politikası izleyerek çok sınırlı sayıda mülteciyi kabul eden Avrupa ülkelerine nazaran başarılı olmuştur.

 

Umuda yolculuktan hayal kırıklığına

 

Büyük umutlarla Avrupa ülkelerine giriş yapan mülteciler, yaşama uğraşı verdikleri ülkelerde çeşitli sorunlar yaşamaktadırlar. Bu durum, mültecilerin Avrupa toplumlarıyla bütünleşmeleri önünde önemli bir handikap olarak durmaya devam etmektedir. Mültecilerin Avrupa’da baş etmek zorunda kaldıkları sorunların başında; dil, sosyal kabullenmeme, eğitim, kültür, barınma, ırkçılık, sağlık gelmektedir.

 

Mültecilerin Avrupa ülkelerinde verdiği en büyük savaşım, “barınma” olmuştur. Bu sorun, halen ciddiyetini korumaktadır.  Kimi ülkelerde barınma koşulları elverişliyken kimi ülkelerde iltica kamplarının elverişsizliği, mültecilerin yaşamına olumsuz tesir etmektedir. Çoğu ülkede gördüğümüz gibi mültecilerin iktisadi hayatta ucuz işgücü düşünülüp bir fırsat olarak görülmesi durumu, Avrupa ülkelerinde de yaşanmaktadır. Özellikle kadınların iş piyasasında maruz kaldıkları problemler örnek olarak gösterilebilir. Bunun yanında eğitim ve sağlık olanaklarına erişim güçlüğü, mültecilerin yaşamını güçleştiren bir sorun olarak görülmeye devam etmektedir.

 

Ciddiye alınması gereken bir başka sorun, Avrupa’da yaşayan mültecilerin içinde yaşadıkları toplumlarla bütünleşmelerine olumsuz etki eden, mültecilerin sosyal ve psikolojik problemlerinin giderek büyümesini tetikleyen aşırı sağ ve popülist partilerin Avrupa’nın genelinde etkisini hissettirmesidir. Kimi Avrupalı düşünürler bu durumu gelecekte Avrupa için bir felaket olarak görmüşlerdir.

 

Mültecilerin yukarıda zikrettiğim sorunlara maruz kalması, bugün görmezlikten gelinen “minör” bir sorun olarak görülse de bu sorunlar, gelecekte Avrupa toplumlarının çoğunu ilgilendirecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir