Brexit Sonrası Transatlantik İlişkilerde Olası Tahminler

 

Giriş

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği (AB) dünya çapında ekonomik, güvenlik, kültürel ve tarihsel bağlar açısından oldukça bağlantılı iki aktördür. Atlantik’in iki yakasındaki bu aktörler bir dayanışma örneği sergileyerek serbest piyasa ekonomisi çerçevesini temel alarak liberal değerlerin korunması görevini de yürütmektedirler. Transatlantik ittifak, dünya çapında güçlü bir iş birliği sütunu olarak bilinmesine karşın son yıllarda yaşanan çeşitli krizler -2008 Küresel Mali Kriz, Irak Savaşı, Mülteci Krizi, Brexit ve Korona virüs gibi- ittifak içinde bir aşınma ve yıpranmaya neden olmuştur. Smith (2018) ABD-AB ilişkilerinde son dönem yaşanan bu krizlerin oluşturduğu ortak tehditlerin ilişkilerdeki ana ekseni belirlediğini iddia etmektedir. Amerikan-Avrupa ilişkisine zarar veren önemli unsurlardan biri de paylaşılan değerlere ve liberal demokrasiye olan inancın azalmasıdır. Bunun arkasında 2008 ekonomik krizinin etkilerini görmek mümkündür. 2008 krizi, yalnızca ABD ve Avrupa’nın ekonomik üstünlüğünü ve dünya ekonomisini şekillendirme imtiyazının meşruiyetini sorgulatmakla kalmamış, Batı ittifakının ideolojik, siyasal hegemonyasının da tartışılmasını kolaylaştırmıştır (Özel, 2018). Liberal düzenin yara alması, Brexit referandumu ve ardından Trump’ın ABD başkanlığına seçilmesi küresel belirsizliklerin daha fazla hissedilmesine neden olmuştur.

Tüm bu gelişmeler ışığında burada ele alınan ana soru Brexit’in geleneksel Transatlantik iş birliği üzerinde ne gibi etkileri olabileceğidir. Yakın zamandaki çalışmalara bakıldığında literatürde daha çok Brexit’in AB-NATO ilişkileri üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalara rastlanmaktadır. Bu çalışma ise sadece NATO şemsiyesi altında değil de daha çok ABD-AB özelinde bir analiz yapmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda öncelikle İngiltere’nin AB’den nasıl ayrılacağı üzerinde durulacaktır. Sonrasında ise İngiltere’nin taraflar arasındaki konumunu göz önünde bulundurarak Transatlantik ilişkilerle ilgili çeşitli çıkarımlar yapılacaktır.

 

Brexit Öncesi ABD-AB İlişkilerine Kısa Bir Bakış

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana, Amerika’nın AB’ye yönelik politikası devamlılık sergilemiştir. Bunun en önemli sebeplerinden biri Birleşik Krallık ile ABD arasında tarihi ve kültürel yakınlıklardan doğan bir “özel ilişki” ‘nin varlığıdır. ABD, Avrupa’yı çoğu zaman ortak değerler kümesi ve stratejik çıkarlar için önemli bir ortak olarak görmüş, Birleşik Krallık ise kıta Avrupası ile ABD arasında bir köprü görevi görmüştür. Daha henüz dünya savaş bitmemişken ABD, “örtüşen değerleri, yakınlaşan çıkarları ve ortak hedefleri” doğrultusunda İngiltere’nin de dahil olduğu bir grup Batı Avrupa devletiyle “Atlantik” düzeni inşa etmiştir (Rees, 2017). Soğuk Savaş esnasında ise ABD, Avrupa’yla ilişkilerini Sovyetler Birliği’nden (SB) algılanan tehdit karşısında güvenlik temelinde şekillendirmiştir. Hatta Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) bütünleşme sürecinde Amerika’nın desteği açıkça görülmüştür. Soğuk Savaş sonrası dönemde, belki de ABD-Avrupa ilişkileri için en önemli zorluk, güvenlik iş birliğini geleneksel Doğu-Batı odağından daha küresel bir gündeme doğru yeniden yönlendirmek olmuştur (Rees, 2017). Bunun için taraflar arasındaki ilişkiler 1990’da kabul edilen Avrupa Topluluğu ve ABD İlişkileri Üzerine Transatlantik Deklarasyonla birlikte uzun vadeli bir dayanışmaya dönüşmüştür. Her ne kadar 1990’ların ortalarında Transatlantik ilişkilerde durgunlaşma ve kriz söylentileri çıksa da ilişkilerin dinamizmini sağlayan NATO şemsiyesi olmuştur.

2016 yılı Kasım ayında Trump yönetiminin ABD’de göreve gelmesiyle Transatlantik ortaklar arasında NATO’da yük paylaşımı sorunu gündeme gelmiştir. Bu sorun liberalizm, evrenselcilik, özgürlük ve demokrasi modelinin iki savunucusu olan ABD ve AB arasındaki gerilimleri arttırmıştır. Trump’ın popülist ve milliyetçi söylemleri ile Transatlantik stratejik ortaklığı, ilginç ve tartışmalı bir paradigmaya dönüştürmüştür.  Bu da popülizm ve milliyetçiliğin ivme kazanmasına ve Batı liberal değerlerinin zayıflamasına neden olmuştur. Bir başka gelişme de Trump’ın, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasına destek vermesidir. Hatta Trump, Theresa May’ın Ocak 2017’de Beyaz Saray ziyareti sırasında Brexit’i “dünya için bir nimet” ve “güzel, güzel bir şey” olarak tanımlamıştır (The Telegaraph, 2017). Özellikle, Trump’ın Obama’nın aksine ticaret alanında Birleşik Krallık’a ayrıcalıklı davranacağını ifade etmesi Brexit sürecinde oldukça etkili olmuştur (Özdemir, 2019).

 

Brexit ve AB ilişkileri

Brexit, kavramsal olarak ilk defa 1980’lerin ortalarında kullanılan ve Birleşik Krallık’ta şekillenen Avrupa şüpheciliğini (İzci Connelly, 2015) ve özellikle de AB şüphecilerinin[1] konumunu güçlendirecek bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Brexit referandumunun 23 Haziran 2016’da gerçekleşmesiyle AB içerisinde çeşitli tartışmalar başlamıştır. Ancak sürecin başlaması, referandumun yapılması ve sonrasında geçen dört yıl AB’nin çözülmesinin bu yönde beklentilerin aksine çok da kolay gerçekleşecek bir değişim olmadığını göstermiştir.

Kısaca değinmek gerekirse Brexit genel olarak AB içerisindeki şüpheciler arasında önemli konuma sahip olan Birleşik Krallık’ın AB üyeliğinden ayrılması olarak nitelendirilebilir. AB’nin öncüsü olan AET, 1957’de kurulurken –ABD’nin Kennedy’den bu yana onları Avrupa entegrasyonuna katılımları için teşvik ettiği düşünülse de (Oliver, Williams, 2016)- Birleşik Krallık, bu Topluluk içerisinde olmayı tercih etmemiştir. Ancak kısa bir süre sonra kararını değiştirerek üyelik başvurusunda bulunmuş ve 1973’te üye olmuştur. Her ne kadar Tek Pazar’ın serbestleşmesi, AB genişlemeleri, dış konularda AB iş birliği, güvenlik ve savunma konularını kısmen Birleşik Krallık’ın çabaları olarak görülse de (Oliver ve Williams, 2016) Birleşik Krallık, Birlik içerisindeki politikalara karşı çoğu zaman şüpheci bir tavır sergilemiştir. Örneğin üye olduktan hemen sonra 1975’te üyeliği sorgulayan referandum denemesi (İzci Connelly, 2015), Thatcher ile alınan geri ödeme, Schengen Alanına girmemesi, Eurozone’da yer almaması, anlaşmalara konulan çekinceler ve diğer pek çok çekince ile AB içerisinde ‘şüpheci’ olarak nitelendirilebilecek ülkeler arasında yerini almıştır. Tüm bu nedenler AB bütünleşmesini pek çok açıdan desteklemediğinin de kanıtı olmuştur. Bu şüpheci yaklaşımı nihayet 2016 referandumu ile resmi bir boyut kazanmıştır.

23 Haziran 2016’da gerçekleşen referandum ile Avrupa ve dünya için bir şok etkisi yaratarak ilk defa bir AB üyesinin Birlik’ten ayrılmak için olumlu oy kullandığı görülmüştür (Oven and Walter, 2017). Bu gelişme sonrasında Brexit’in AB’nin diğer şüpheci üyeleri arasında domino etkisi yaratacağı yönünde görüşler ortaya çıkmış ancak üyeler bu yönde adımlar atmamışlardır. Buna ilaveten Birleşik Krallık içerisinde tartışmalar ve referandumun yenilenmesine ilişkin çeşitli istekler de dile getirilmiştir. Ancak referandumla verilen karardan sonra 29 Mart 2017’de Lizbon Antlaşması 50. Maddesi gereğince ayrılığa ilişkin tebliğ mektubu AB Konsey Başkanı Tusk’a teslim edilmiştir (European Council). Uzun ve tartışmalı bir süreç sonrasında 1 Şubat 2020’de geri çekilme anlaşması yürürlüğe girmiştir (European Council). Bu aşamadan sonra en çok merak edilen konu ilişkilerin nasıl devam edeceği olmuştur.

 

Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması ile AB ve Birleşik Krallık’ı nelerin beklediği konusunda çeşitli yorumlar bulunmaktadır. Birleşik Krallık’ın artık AB karar alma mekanizmasına dahil olmadığı düşünüldüğünde ilerleyen süreçte AB-Birleşik Krallık ilişkilerinin nasıl olacağı aslında anlaşma metninde belirli ölçüde yer almaktadır. Örneğin Geri Çekilme Anlaşmasında geçiş dönemine ilişkin konular da yer almaktadır ki bu dönem 2020’nin sonuna kadar geçerlidir (European Commission, 2020). Geçiş döneminin uzatılması için Birleşik Krallık’ın Haziran 2020 tarihine kadar başvurması beklenirken böylesi bir başvuru gerçekleştirilmemiştir. Bu da ayrılığın 2020 sonrasında geçiş döneminde bir uzatmaya gitmeden kesinleşeceğinin bir göstergesidir. Ancak görüşmelerin hala devam ettiğini de belirtmek gerekir. Örneğin balıkçılık ve ticaret konusunda kesinleştirilmesi beklenen konular bulunmakta ve eğer yıl sonuna kadar bir anlaşmaya varılamazsa AB ve Birleşik Krallık arasında dolaşıma giren mallara vergi uygulanmaya başlanacaktır (BBC, 2020).

 

Ticaret anlaşması gibi ekstra görüşmeler gerektiren bazı konular olsa da Geri Çekilme Anlaşması ile pek çok konu kararlaştırılmıştır. Anlaşma içerisinde kesinleşen konular arasında ortak hükümler, vatandaşların hakları, düzen içerisinde bir geri çekilmenin yapılabilmesine ilişkin konular, geçiş dönemi, finansal konular, anlaşmanın etkili bir şekilde uygulanması ve üç protokol yer almaktadır. Bu protokoller İrlanda, Kıbrıs ve Cebelitarık ile ilgilidir ve her biri anlaşmaya dahil edilmiştir (European Commission, 2020). Özellikle Kuzey İrlanda ile İrlanda arasındaki sınırın niteliğine ilişkin hazırlanan protokol görüşmelerde en çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Anlaşma oldukça kapsamlı şekilde hazırlanmış olmasına rağmen yukarıda da belirtildiği üzere ticaret anlaşması gibi hala mutabakata varılması gereken alanlar mevcuttur. Bu da AB’nin ne kadar iç içe geçmiş, sarmal bir yapısı olduğunu göstermektedir. AB politikaları, bunların işleyişleri, halkları ve halkların hakları kolayca ayrıştırılacak bir yapıda değildir. Söz konusu ilişkiler adım adım geliştirilmiş ve iç içe geçmiştir. Birleşik Krallık her ne kadar AB politikalarının bazılarının dışında kalmayı tercih etmiş olsa da AB’nin ilk genişlemesinin üyesidir ve eleştirilse de bütünleşmiş bir birlikten ayrılmaya çalışmaktadır. Üstelik bu ayrılığın maddi olarak bir yükümlülüğü de bulunmaktadır. Çünkü AB Komisyon Sözcüsü Mina Andreeva’nın da belirttiği üzere üye ülkeler “..üyelik döneminde ortaya koydukları taahhütleri yerine getirmek zorunda”dır (Hürriyet, 2019).

 

Brexit, AB açısından iki şekilde değerlendirilebilir. Birincisi Brexit’in AB’nin çözülmesine yol açacağı görüşü ki bu görüşe göre AB şüphecisi diğer ülkeler de Brexit’ten hareketle AB’den ayrılmak isteyeceklerdir. Bu düşünce temelinde referandum öncesinde basında Hollanda, İsveç ve Danimarka’nın ne yapacağını sorgulayan haberler yer almış (Henley, 2016) ve hala daha Polexit, Hunexit şeklinde haberler yer almaya da devam etmektedir (Gera, 2020). Ancak hiçbir üye ülke henüz bu yönde bir irade beyan etmemiştir. İkinci görüş ise Birleşik Krallık’ın Birlik’ten ayrılması dolayısıyla AB’nin ulus-üstü yapısının güçleneceğidir (De Ville, Siles-Brügge, 2019). Çünkü daha önce de belirtildiği üzere Birleşik Krallık AB politikaları konusunda çekincelerini belirterek bunların anlaşmalara dahil edilmesini sağlayan bir üyeydi. Dolayısıyla muhalefetin daha az olduğu bir birliğin bütünleşmeye daha fazla ağırlık verebileceği düşünülebilir.

 

Brexit’in Ardından Transatlantik İlişkilerde Olası Tahminler

Brexit, Transatlantik ilişkilerin geleceğini açısından farklı boyutlar içermektedir. Etkilenecek konuların başında Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP) ve Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası (OGSP) olarak bilinen AB’nin bağımsız dış güvenlik ve savunma politikaları gelmektedir. Konuyla ilgili görüşlerden ilki Birleşik Krallık’ın üyelikten ayrılmasının, OGSP’yi zayıflatacağı ve AB’nin küresel konumunu olumsuz yönde etkileyeceğidir. Diğer bir görüş ise AB’nin savunma alanında entegrasyon çabalarına geleneksel olarak çekimser yaklaşan Birleşik Krallık’ın vetosunun ortadan kalkmasıyla AB’nin “savunma birliği” olma yolunda emin adımlarla ilerleyebileceğidir (İKV, 2017). Benzer şekilde Barichella (2016), Brexit’in OGSP’yi güçlendirmek için birçok yeni olasılığın önünü açacağını düşünmektedir. Bu bağlamda gözler AB antlaşmalarında yer alan ancak siyasi irade veya AB’ye duyulan güven eksikliği nedeniyle potansiyeli henüz açığa çıkarılamayan araçlara çevrilmiştir. Bu araçlardan en bilineni Lizbon Antlaşması’nın getirdiği yenilikler arasın sayılan PESCO[2]’dur. Devamını okumak için

[1] AB şüphecileri kısaca AB kurumlarına ve/ya politikalarına karşı olanlar olarak tanımlanabilir. Daha fazla bilgi için bkz. https://ukandeu.ac.uk/the-facts/what-is-a-eurosceptic/

[2] PESCO (Daimi Yapısal İşbirliği) Avrupa Birliği’nin güvenlik ve savunma politikasının bir parçasıdır. Bu konudaki düzenlemeler, ABA’nın 42(6) ve 46’ncı Maddelerinde ve Antlaşmaya Ek 10 No.lu Protokol’de ortaya koyulmaktadır.