Çin’in Yükselişinin Transatlantik İlişkilere Etkileri

 

Joe Biden’ın bir sonraki Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başkanı olarak seçilmesinin ardından, son dört sene boyunca Trump’ın takip ettiği Amerikan dış politikasında önemli değişiklikler ortaya çıkacağı beklentisi oluştu. Öncelikle, Biden’ın geleneksel müttefikleriyle Trump döneminde ortaya çıkan gerginlikleri bir tarafa bırakarak daha güçlü ittifak ilişkilerine yöneleceği konusunda bir fikir birliği mevcut. Dahası, bilhassa yükselen Çin ve artık çoğu analistin varlığını kabul ettiği Yeni Soğuk Savaş kapsamında, ABD’nin Asya-Pasifik bölgesinde yeni ittifaklar oluşturma ve mevcut ittifaklarını güçlendirme arayışına girmesi bekleniyor.

 

Her ne kadar Biden’ın Çin’e karşı daha akılcı ve uzun vadeli politikalar izleyeceği varsayılsa da zamanın ve dünyanın ruhunun etkisi altındaki tarihin genel akışında çok büyük değişiklikler ortaya çıkmasını beklemek doğru olmayacaktır. Zira, 2000’li yıllarla başlayan ve bilhassa 2008 küresel krizi sonrasında yadsınamaz biçimde ortaya çıkan bir olgu mevcut: Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan ABD liderliğindeki tek kutuplu dünya düzeni sona ermiştir. Ekonomik bir dev olarak Çin ile hem nükleer hem de konvansiyonel anlamda büyük bir askeri güç olan Rusya, ABD’nin tek başına normları ve kuralları belirlediği dünya düzenini revizyonist bir yaklaşımla değiştirmek istemektedirler. Dahası, bunun için gerekli kapasiteye de sahiptirler.

 

ABD ve Avrupa Birliği (AB)’nin, Rusya’nın 2009 yılında Gürcistan’a müdahalesi ve 2014 yılında Kırım’ı ilhakı karşısında tatminkâr ve caydırıcı bir tepki verememiş olmaları bunun en önemli örneklerini teşkil etmektedir. Rusya’nın bilahare 2015 yılından itibaren Suriye iç savaşına müdahalesi, Suriye’ye yerleşerek Doğu Akdeniz’de daimî olarak üslenmesi, yüzyıllardır devam eden sıcak denizlere inme hedefine ulaşması ve bilahare Libya’da da önemli bir zemin elde etmesi, Rusya’nın yeni jeopolitik satranç oyununda önemli kazanımları olarak ortaya çıkmıştır. Son olarak, Karabağ sorunundaki etkin rolüyle, kangren hâline gelmiş olan bu sorunu Avrupalı ülkeler ve ABD’nin müdahil olmasına müsaade etmeden çözmesi ve Karabağ’a asker konuşlandırması, Rusya’nın tarihsel olarak kendi arka bahçesi olarak kabul ettiği Güney Kafkasya’daki nüfuzunu perçinlemesini sağlamıştır. Rusya’nın söz konusu revizyonist ve iddialı yaklaşımı, öncelikle Avrupa ülkelerini tedirgin etmiş ve yüzlerini ABD’ye çevirmelerine neden olmuştur. ABD’den bekledikleri desteği göremeyen Avrupalı devletler, stratejik özerklik ve Avrupa’nın kendi askeri kapasitesini geliştirmesi konusunda daha istekli bir tavır içine girmişlerdir.

 

Diğer taraftan, Deng Xiaoping’in 1978 yılında başlattığı Reform ve Dışa Açılma Politikası ve “Gücünü sakla ve zamanını bekle” anlayışı ile başlayan Çin’in küresel ekonomiye eklemlenme süreci, 2001 yılında Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmasıyla ivme kazanmıştır. Devam eden süreçte ekonomik bir mucizeye imza atan Çin, neredeyse her yıl %10’luk bir büyüme oranını yakalamış ve bugün nominal rakamlarla dünyanın ikinci en büyük ekonomisi haline gelmiştir. Satın alma gücü paritesine göre, Çin bugün dünyanın en büyük ekonomisidir ve nominal olarak da 2030 yılına kadar dünyanın en büyük ekonomisi olması beklenmektedir. Çin ekonomik olarak büyürken yoksullukla mücadelede de olağanüstü bir başarıya imza atmıştır. 1990’lı yılların başında nüfusunun yaklaşık %70’ine tekabül eden 750 milyonluk kısmının aşırı yoksulluk sınırı altında yaşadığı Çin, bugün bu sayıyı 10 milyonun altına düşürmeyi başarmıştır. Diğer taraftan Çin, askeri kapasitesini artırmış, 2017 yılında Cibuti’de ilk denizaşırı askeri üssünü açmış, iki uçak gemisine sahip olmuş ve savunma harcamaları kapsamında dünyada ABD’nin arkasından ikinci sıraya yerleşmiştir.

 

Xi Jinping’in 2013 yılında Çin devlet başkanı olması hem Çin hem Asya-Pasifik bölgesi hem de küresel anlamda önemli bir kilometre taşı niteliğindedir. 2018 yılında iki dönem seçilme kuralını kaldırarak ömür boyu devlet başkanlığı yapma şansını yakalayan Xi Jinping, Mao’dan sonra Çin’in en önemli lideri olarak kabul edilmektedir. Öyle ki “Xi Jinping Düşüncesi” kavramı Çin anayasasında da yer almış ve Xi’nin ölümü sonrasında da Çin’in politikaları üzerinde etkisini sürdürmesi mümkün hale gelmiştir.

 

Aynı dönemde, ABD’nin stratejik yeniden dengeleme kapsamında ilgisini Doğu Asya’ya yoğunlaştırması, Avrupalı devletlerin daha da tedirgin olmasına yol açmıştır. Obama döneminde başlayan bu eğilim özellikle Trump’ın başkanlığa gelmesi sonrasında hızlanmıştır. Trump’ın iktidara gelmesinin hemen ardından Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması müzakerelerini askıya alması ve NATO’yu modası geçmiş bir örgüt olarak tanımlaması, Transatlantik ilişkilerde ciddi bir kırılmaya neden olmuştur. Trump, iktidarı boyunca korumacı, içe kapanık ve popülist tavrını devam ettirmiştir. ABD, benzer biçimde ABD ile Asya-Pasifik bölgesindeki ülkeler arasında imzalanan Trans Pasifik Ortaklık Anlaşması’ndan da çekilmiştir. ABD dış politikasında Trump döneminde ortaya çıkan bu eğilim, Çin’de Xi Jinping’in iddialı bir dış politika benimsemesiyle bir araya gelince ABD’nin geleneksel müttefiklerinde ciddi bir tedirginliğin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Devamını okumak için