COVID-19: AB İÇİN STRES TESTİ

 

ARAŞTIRMA MAKALESİ

By Kayhan KARACA

NTV Fransa ve Avrupa Kurumları Temsilcisi

 

Bizde “Ne olacak bu Türkiye’nin hali” diye bir deyiş vardır. Avrupa kurumlarında da “Ne olacak bu Avrupa Birliği’nin (AB) hali” sorusunu işitirsiniz sürekli. Avrupa kurumlarını 7/24 takip eden biz gazeteciler bu soruyu neredeyse her gün duyar, aramızda tartışmakla birlikte genelde pek ciddiye almayız. En azından bugüne kadar öyleydi. Yeni koronavirüs hastalığı veya COVID-19 küresel salgını ve bu salgının neden olduğu ve olacağı siyasi, ekonomik ve sosyal krizler herkes gibi bizlerin de bakış açısını değiştirdi.

Lafı ağızda gevelemeye gerek yok: kurumsal olarak AB ve AB’yi oluşturan devletlerin çoğu bu küresel salgında sınıfta kaldılar. Krizi birlikte yönetemediler, yönetmek de istemediler. Avrupa’da “resmi olarak” ilk vakalar 24 Ocak’ta Fransa’da ortaya çıktı. Asya dışında yeni koronavirüsten ilk ölüm 15 Şubat’ta Fransa’da gerçekleşti. Tüm dünyanın virüsü konuştuğu bir ortamda, 19 Şubat’ta, Atalanta Bergamo ve Valencia takımları arasında Milano’da Şampiyonlar Ligi maçı oynanmasına ve İtalyan ve İspanyol taraftarların birbirlerine karışmasına göz yumuldu. Krizin İtalya ve İspanya’da kitlesel planda yayılmasında önemli rol oynadığı söylenen bu maç için bugün “biyolojik bomba” tanımlaması yapılıyor. Hiçbir AB ülkesi Mart başına, hatta ortalarına kadar, önlem almadı, alma gereksinimi duymadı. AB genelinde, sanki her şey normalmiş gibi, hiçbir müşterek tedbire başvurulmadı. Kurumsal AB, konuya parasal açıdan bakmakla yetindi.

Federal AB taraftarları, AB’nin kurum olarak devreye girmemesini, “sağlık konuları AB’nin yetki alanında değil” şeklinde savunmaya çalışsa da bu gerekçe kimseye inandırıcı gelmedi. Kaldı ki AB antlaşmasının 3’üncü maddesi “AB üyesi devletler arasında dayanışmayı” konu alır. AB’nin başlıca varlık nedenlerinden biri bu dayanışma ilkesidir.

Gelgelelim dayanışma ümit eden Avrupa halkları, bunun yerine panik ve ulusal hodbinlikle karşılaştılar. Bu krizle AB’nin nasıl bir birlik olduğunu değil, nasıl bir birlik olmadığını keşfettiler. İtalya’nın sağlık malzemelerine ihtiyaç duyduğu ve bunun için çağrı yaptığı bir dönemde diğer AB ülkeleri bencil davranıp sağlık malzemelerinin ihracatını yasakladılar. İtalya böylelikle Çin’in “maske diplomasisine” kurban edilmiş oldu. Krizin özellikle Lombardiya bölgesinde zirvede olduğu ve İtalya’nın başta doktorlar olmak üzere sağlık personeline ihtiyaç duyduğu bir dönemde hiçbir AB ülkesi İtalya’ya hekim yollamadı. İtalya’nın yardımına Küba koştu! Kübalı hekimler Milano havalimanında kahramanlar gibi karşılandı. Küba daha sonra hekimlerini Paris’in başvurusu üzerine Fransa’nın Karayipler’deki adalarına gönderdi.

AB devletleri Schengen serbest dolaşım alanında olmalarına rağmen, Mart başından itibaren, AB içindeki diğer ortaklarına danışmaksızın sınırlarını tek taraflı kapatmaya başladılar. Mayıs ayından itibaren sınırlar yeniden açılırken de kargaşa yaşandı. Kimin sınırı kime açık haftalarca belli değildi. Almanya, “Fransa’da vaka sayısı fazla” diye, sınır kapılarını Paris’e danışmadan kapatma kararı aldı. Fakat Fransa’da yaşayıp Almanya’da çalışanlara sınırlarını açık tuttu. Sanki Almanya’da çalışılınca virüse karşı bağışıklık kazanılıyordu! Almanya’ya sınır kentlerde yaşayan Fransızlara vebalı muamelesi yapıldı, Alman süpermarketlerinden alışverişleri yasaklandı. Bazı Fransız vatandaşları Almanların ırkçılık olarak tanımlanabilecek hakaretlerine maruz kaldı. AB “sayesinde” tarihe gömüldüğü sanılan bu tür ürkütücü davranışlar, gözle görülmeyen bir virüs nedeniyle yeniden su yüzüne çıktı. Buna karşılık, sıradan vatandaşa kapatılan kapılar krizin en yoğun dönemi olan Nisan ayında Bulgaristan ve Romanya gibi iş gücü ucuz AB ülkelerinden Almanya ve Avusturya’nın kuşkonmaz tarlalarında çalıştırılmak için getirilen binlerce mevsimlik tarım işçisine sonuna kadar açıldı. Hatta bu işçiler için özel hava koridorları oluşturuldu.

En büyük skandal ise bugün dahi Avrupa genelinde insanların inanmakta zorluk çektiği “maske krizi” oldu. Maske kullanımı konusunda hükümetler de “uzman” hekimler de aralarında anlaşamadılar. AB içinde ortak bir uygulamada karar kılınamadı. AB ülkeleri arasında herkesi şaşkına çeviren bir maske yarışı başladı. Mart başlarında maskenin virüse karşı etkisiz olduğunu söyleyen Fransa, İsveç’ten İtalya ve İspanya’ya gönderilen 4 milyon adet maskeye el koydu. Koskoca “Ortak Pazar” birdenbire unutuldu. Stokholm-Paris hattında diplomatik kriz patlak verdi. İsveç hükümetinin sert tepkisi üzerine Fransa el koyduğu maskeleri haftalar sonra iade etmek zorunda kaldı.

Tüm bunlar AB ve dünya halklarının gözleri önünde gerçekleşti. Belleklere kazındı. Küresel salgın AB’nin zayıf yönlerini ortaya çıkardı. AB üyesi devletler arasındaki dayanışma noksanlığı AB’nin entegrasyon projesinin geleceği açısından adeta bir stres testi oldu. Fakat her şeyden öte AB’nin “soft power” kapasitesi zayıfladı, daha da zayıflayacak gibi görünüyor, özellikle de salgına bağlı krizin süresi uzarsa…

COVID-19 krizinin sağlık boyutu henüz sonlanmış değil. Sağlık boyutu sonlanmadıkça da krizin AB için kurumsal, politik, jeopolitik, ekonomik ve sosyal boyutlarıyla ilgili tatminkâr analizler yapmak, öngörülerde bulunmak oldukça zor. Sağlık boyutu devam ederse, yani sonbaharla beraber ikinci veya üçüncü dalgalar gelir ve bu durum aşı başta olmak üzere tedavi yöntemleri geliştirilene kadar devam ederse; politik, ekonomik ve sosyal açıdan sadece AB değil tüm dünya olumsuz etkilenecek. Böyle bir senaryo halinde küresel çapta ciddi paradigma değişimlerinin gerçekleşebileceği konuşulmakta.

AB’nin son 10 yılı krizler dönemi oldu: 2008-2009 finansal krizi, Euro bölgesi krizi, popülist ve aşırı sağcı partilerin yükselişleri ve bazı ülkelerde seçimlerle iktidara gelmeleri, 2015 yılındaki sığınmacı krizi, Brexit ve şimdi de COVID-19 krizi. AB (ve atası olan AET) hep krizlerle doğmuş ve ilerlemiştir. Bu doğru. Krizler kontrol edilebildikleri ve böylelikle avantaja çevrilebildikleri ölçüde faydalı da olabilirler. Ancak son yıllarda yaşanan krizler kontrol edilebilmekten çok uzaklar. AB, örneğin, sığınmacı krizini ancak Türkiye ile oldukça tartışmalı bir uzlaşı çerçevesinde geçici olarak çözebildi. Kendi bünyesindeki popülizm krizini bir türlü aşamıyor. COVID-19 krizinin çözümünü ise bu krizden en fazla zarar gören üye ülkelere bol para yardımında bulunarak ileri bir tarihe göndermenin peşinde. Kabaca “kurtarma paketi” olarak tanımlanan ve 390 milyar Euro’luk bölümü sübvansiyon, geri kalanı kredi olarak dağıtılacak paketten aslan payını İtalya (81 milyar Euro), İspanya (77 milyar Euro), Fransa (38 milyar Euro) ve Polonya (37 milyar Euro) alacaklar. Yüz milyarlarca Euro borçlanmayı “tarihi başarı” olarak göstermeye çalışıp siyasi açıdan günü kurtarmanın peşinde olan AB liderleri, belki de gelecekte birliğin başına bambaşka sorunlar açabilecek borç batağı fitilini de böylelikle ateşlemiş oldular. Devamını okumak için bu linki tıklayın.