COVID-19 Sonrası Dönemde AB – Türkiye İlişkileri: Zorluklar ve Fırsatlar

 

AKADEMİK ANALİZ

Dr. Öğr. Görevlisi Alper YURTTAŞ

 

Covid-19’un Avrupa Birliği’ni (AB) nasıl etkileyeceği henüz tam olarak bilinmese de pandemi sonrası dönemin birtakım köklü değişikliklere sahne olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Birliğin son yıllarda yaşadığı sorunlar ve bu sorunların çözümüne yönelik farklı yaklaşımların ortaya çıkardığı fay hatları nedeniyle, AB’nin geleceğinin gitgide daha fazla tartışılır hale geldiği görülüyor. Covid-19’un yarattığı ilk şokun ardından yapılan değerlendirmelerde, mevcut farklılıkların derinleşebileceği gibi, AB’de uzun zamandır eksikliği hissedilen dayanışma ruhunun güçlenebileceğine yönelik gözlemlere de yer verilmekte. İçine girdiğimiz yeni on yılda AB’nin nasıl şekilleneceği, kuşkusuz AB-Türkiye ilişkilerini de doğrudan etkileyecektir. Bu çalışmada, Covid-19 sonrası süreçte AB entegrasyonunun geleceği ve bununla bağlantılı olarak AB-Türkiye ilişkileri ele alınacak ve yeni dönemde ortaya çıkması olası zorluk ve fırsatlar tartışılacaktır.

COVİD-19: AB’NİN KRİZLER ZİNCİRİNDE YENİ BİR HALKA

2020’li yılların başında, Avro krizi, mülteciler, Brexit, iklim değişikliği, dünyada jeostratejik gerilimlerin artması, popülizmin ve otoriterleşme eğiliminin yükselişi gibi AB’nin mücadele etmek zorunda olduğu birçok sorunun varlığını koruduğu görülüyor. Birliğin karar organlarının birbiriyle bağlantılı, girift ve çok boyutlu sorunlarla nasıl başa çıkacağı merak konusuyken, tam da bu dönemde patlak veren Covid-19 krizi hem mevcut sorunlara ilişkin görüş ayrılıklarını daha belirgin hale getirdi, hem de bunlara ek, yeni bir ayrışma alanı olarak AB’nin gündemine yerleşti.

Covid-19 öncesi sorunların her birinin farklı ayrışmalar ve ittifaklar yarattığı görülmekte. Örneğin Avro krizinde Kuzey-Güney, mülteci krizinde Doğu-Batı, bütçe tartışmalarında ise zengin ve yoksul ülkeler arasındaki ayrımlar göze çarpıyor (Fabbrini, 2020). Korona virüs salgını da krizden etkilenen ülkelere sağlanacak desteklerin kapsamı ve çok yıllık mali çerçevenin içeriği konularında görüş ayrılıklarını ortaya çıkardı. Krizden sert şekilde etkilenen ülkeler daha kapsamlı destek paketlerinden yana olurken, Tutumlu Dörtlü olarak ifade edilen Danimarka, İsveç, Avusturya ve Hollanda daha sıkı bir bütçe disiplininden yana tavır aldı.

Öte yandan, popülist ve otoriter partilerin Macaristan ve Polonya gibi ülkelerde iktidara gelirken, Almanya ve Fransa gibi AB bütünleşmesinin öncü ülkelerinde dahi hükümetlerin gündemini etkileyecek ölçüde güç kazandığı bir dönemde, Covid-19’un mevcut otoriterleşme eğilimlerinin güçlenmesine uygun bir ortam sağlaması nedeniyle AB’nin geleceğine ilişkin tartışmalar yeniden alevlendi (Eralp ve Keyman, 2020). Bunda kuşkusuz, salgının ilk günlerinde üye ülkelerin başta İtalya ve İspanya olmak üzere salgından yoğun şekilde etkilenen ülkelere karşı dayanışma ruhu ile hareket etmemelerinin ve savaş dönemlerini andıran sınır koruma önlemlerinin de payı var. Avrupa Komisyonu eski başkanlarından ve AB bütünleşmesinin önemli figürlerinden Jacques Delors’un, üye ülke liderleri arasındaki gerilimi ve dayanışma eksikliğini AB için “ölümcül bir tehlike” olarak tanımlaması, konunun ciddiyetini yansıtıyor (McGuinness, 2020).

Bu çoklu kriz ortamı, bir yandan Avrupa bütünleşmesini gitgide daha fazla sorgulanır hale getirirken diğer yandan Birliğin geleceğinin nasıl şekilleneceği sorusunun daha sık sorulacağı bir döneme girildiğine ve AB’nin geleceğine ilişkin tartışmaların yeniden gündeme taşınacağına işaret ediyor.

BİTMEYEN TARTIŞMA: AB ENTEGRASYONUNUN GELECEĞİ

Temelleri 2. Dünya Savaşı sonrasında atılmış olmasına karşın AB’nin nasıl bir entegrasyon modeline sahip olması gerektiğine dair tartışmalar hala devam etmekte ve özellikle kriz dönemlerinde gündeme daha sık gelmekte. Entegrasyonun geleceğine ilişkin tartışmaların, Avrupa genelinde kimlik ve kültür unsurlarının daha fazla ön plana çıkmasına paralel olarak arttığı görülüyor. Özellikle 2005’te Anayasal Antlaşma’nın onay sürecinde Fransa ve Hollanda’da yapılan referandumlarda hayır sonucunun çıkması, AB’nin geleceği tartışmalarında kamuoyunun önemini göstermiş ve Avrupalı kimliğine dair tartışmaları yeniden ortaya çıkartmıştır (Akçay, 2013).

2004 ve 2007’de gerçekleşen Orta ve Doğu Avrupa genişlemesinin ardından eski ve yeni üye ülkeler arasında beklenen yakınsamanın gerçekleşmemesi ve yukarıda değinilen yeni sorun alanlarının ortaya çıkmasıyla birlikte 2010’lu yıllarda AB’nin geleceği konusu bir kez daha gündeme taşındı. 2017’de Juncker Komisyonu’nun yayınladığı “Avrupa’nın Geleceği” adlı Beyaz Kitap’ta, AB entegrasyonunun geleceğine ilişkin olasılıklar bir araya getirildi ve beş gelecek senaryosu, (1) Mevcut Durumun Devamı, (2) Sadece Tek Pazar, (3) Daha Fazlasını İsteyen Daha Çok Çalışır, (4) Daha Azını Daha Verimli Yapmak ve (5) Birlikte Çok Daha Fazlasını Yapmak olarak isimlendirildi (European Commission, 2017).

2018’e gelindiğinde, Almanya-Fransa ortaklığıyla yayınlanan ve ekonomi, dış politika, vergilendirme ve göç gibi önemli politika alanlarında daha fazla eşgüdüm öngören Meseberg Deklarasyonu AB’nin kuruluşuna öncülük eden Almanya-Fransa ortaklığının bugünkü kriz ortamının aşılması ve entegrasyonun güçlenmesinde kilit rol oynayabileceğinin işareti olarak algılamak mümkün. Bunu takiben, Mayıs 2019’da 27 üye ülkenin liderleri tarafından yayınlanan ve AB bütünleşmesinin geleceğine ilişkin ilkelerin ortaya konduğu Sibiu Deklarasyonu ve Konsey’in Haziran 2019’daki zirvesinde kabul edilen beş yıllık stratejik gündemin de etkisiyle, Birliğin geleceğine ilişkin tartışmalar daha da öne çıkmıştır. Yine 2019’da Macron tarafından ortaya atılan ve ardından Almanya’nın da desteğiyle bir Fransız-Alman girişimi olarak kabul gören Avrupa’nın Geleceği Konferansı, entegrasyonun geleceğini geniş bir perspektifle tartışma fırsatı yaratmıştır. Birlik kurumlarının yanı sıra ulusal parlamentolar, yerel ve bölgesel otoriteler, ekonomik çıkar grupları ve sivil toplum gibi farklı kesimleri kapsayacak olan konferansın Schuman Deklarasyonu’nun 70. yıldönümü olan 9 Mayıs 2020’de başlaması ve iki yıl sürmesi öngörülmekteydi fakat pandemi nedeniyle bu tarihe uyulamadı.

Birliği yeniden şekillendirmeye yönelik tüm bu adımlara karşın, birçok konuda keskin görüş ayrılıklarına ve AB’nin geleceğine ilişkin farklı vizyonlara sahip kesimlerin ortak bir noktada buluşmasının kolay olmayacağı aşikâr. Üstelik, yaklaşık 20 yıl önceki Avrupa Konvansiyonu ve Anayasal Antlaşma deneyimi halen hafızalardaki tazeliğini korumakta. Fakat tüm bunlara rağmen madalyonun diğer yüzüne bakıldığında, AB’nin daha güçlü bir bütünleşmeye doğru evrilebileceğine dair işaretler görmek mümkün.

Her şeyden önce, sağlık politikalarının AB’nin değil üye ülkelerin yetki alanına girdiğini hatırlamakta fayda var. Dolayısıyla Covid-19 sürecinde yaşanan krizin temelinde, AB’den çok, bazı üye ülkelerin sağlık alanındaki kapasite eksikliğinin yattığını söylemek yanlış olmaz. Hatta sağlık gibi temel politika alanlarından birinde üye ülkelerden Birliğe yetki aktarımının krizin etkilerini hafifletebileceğini, dolayısıyla salgının aslında daha fazla entegrasyona olan ihtiyacı açığa çıkardığını söylemek mümkün.

Öte yandan, AB’nin Covid-19 salgınının ilk dönemlerindeki tepkisizliğine ve koordinasyon eksikliğine karşın Mart ayının ortalarından itibaren gerekli tedbirleri almaya başladığı ve virüsün kontrol altına alınması, tıbbi malzeme tedariki, aşı ve tedavi araştırmalarının desteklenmesi ve virüsün sosyo-ekonomik etkileriyle mücadele gibi alanlarda çeşitli önlemleri hayata geçirdiği görülüyor (Aydın ve Akgül Açıkmeşe, 2020).

Ulusal reflekslerin öne çıktığı ilk şokun ardından, Avrupa Merkez Bankası, Avro Grubu, Avrupa İstikrar Mekanizması gibi Birlik organları salgının ekonomik etkilerini azaltmak amacıyla çalışmalar yürütmeye başlamıştır. Bu çalışmaların ardından Almanya ve Fransa’nın sunduğu 500 milyar Avro’luk kurtarma planı önerisi, Komisyon tarafından daha da genişletilerek 750 milyar Avro’luk bir pakete dönüştürülmüştür. Paket AP’de olumlu karşılansa da yürürlüğe girebilmesi için AB Konseyi’nde oybirliği ile kabul edilmesi gerekmektedir. 19-20 Haziran’daki AB Konseyi zirvesinde kurtarma paketi üzerinde uzlaşma sağlanamasa da görüşmelere devam edilecektir (Nas, 2020). Özellikle Tutumlu Dörtlü’nün çekinceleri, paketin kabulüne ilişkin önemli bir engel olarak görülse de kabul edilmesi durumunda AB, tarihinde ilk kez üye ülkeler adına borçlanma yetkisine sahip olacak. Sadece bu yetki dahi, mali politikaların ulus-üstü düzeye aktarılmasının ve entegrasyonun derinleşmesinin önemli bir işareti olarak kabul edilmekte.

Görüldüğü gibi, Covid-19 salgını sonrasındaki gelişmeler bir yandan dayanışma ruhunu zedelerken, diğer yandan daha güçlü bir entegrasyona olan ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. AB bütünleşmesinin hangi yönde ilerleyeceği, sadece Birlik kurumlarını ve üye ülkeleri değil, AB-Türkiye ilişkilerini de doğrudan etkileyecektir. Devamın okumak için bu linki tıklayın