Değerler ve Çıkarlar Arasında “Sıkışmışlık”: Suriyeli Mülteciler Örneği Üzerinden AB Mülteci Politikasına Gerçekçi Yaklaşım

Bülent Akkuş

“Coğrafya, belli bir çerçeve sunar; fakat Avrupa’nın sınırlarını çizen şey değerlerdir. Genişleme, Avrupa için bir değerlerini yayma meselesidir; en temel değerler ise özgürlük ve dayanışma, hoşgörü ve insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğüdür.” (Rehn, 2005)

Bir “ideal” öncelikle fikirler ve değerler bütününü ifade eder; o ideali gerçekleştirmek de büyük bir iddiadır. İdealin gerçekleştirildiğini iddia etmek ise tarihe bir meydan okumayı, sıfırı bir yapmayı, bir şeylerin değiştirildiğini deklare etmeyi ifade eder. Avrupa Birliği (AB), bu noktada, tarihin karşımıza çıkardığı en büyük ideallerden birisidir. Ancak bu tip meydan okumaların, iddiaların ve deklarasyonların ne kadar kalıcı ve gerçekçi olduğunu anlamak için tarihin sınavlarına tabi tutulmaları gerekir. Bu, zamanın o “ideal”e karşı meydan okumasıdır. Bir iddia, zamanın getirdikleri tarafından sınanır. Bir ideal, fikir olarak güzel, etkili ya da vizyoner olabilir. Ancak sadece bu sınava karşı ayakta kalabilen ideallerin gerçekliğinden ve kalıcılığından söz edilebilir. Bugün Avrupa’nın karşı karşıya olduğu durum, bu sınavın kendisidir.

Tarihsel süreçte, her iyi ve olumlu şeyin başı olarak görülen ve ondan çok şey beklenen “Batı medeniyeti”ne[i] atfedilen nitelikler, tüm dünyada “kabul gören” ve ulaşılmak istenen “Batı standardı” olgusunun yerleşmesine olanak sağlamıştır. (Mert, 2007) Fakat son dönemde uluslararası alanda meydana gelen ve Avrupa devletlerini de direkt veya dolaylı olarak etkileyen gelişmeler karşısında kıta devletlerin izledikleri politikalar, batı medeniyetinin temeli olarak görülen değerlerden bahsetmeyi giderek zorlaştırmaktadır. 21. yüzyılın başlangıç günü olarak nitelenebilecek olan 11 Eylül ve bunu izleyen Afganistan ve Irak işgalleriyle tüm dünyada yapılan bu tür sorgulamalar, Suriyeli mülteciler konusuyla zirveye ulaşmıştır. Nitekim son dönemleri ekonomik kriz, terör ve radikalleşme gibi önemli problemlerle boğuşarak geçiren Avrupa’da, bu problemlere mülteci krizinin de eklenmesi Avrupa’nın siyasi toplumsal dengelerini ciddi şekilde sarsmıştır. (Toğuşlu, 2016)

Bu, Avrupa için ciddi bir soruna işaret etmektedir: çünkü bu durum, aynı zamanda birliğin bir geleceğinin olup olamayacağına dair sürekli var olagelmiş tartışmaların daha da hararetli bir şekilde tekrar gündeme gelmesine yol açmıştır.

Hali hazırda kendi iç meselelerinden kaynaklanan sorunlarla mücadele etmekte zorlanan Avrupa, Ortadoğu’da, özellikle Suriye’de yaşanan gelişmeler sonucunda ortaya çıkan mülteci hareketinin kıtaya dayanmasıyla çok daha zorlu bir süreçle karşı karşıya kalmıştır. Suriye’de yaşanan çatışmalar sonucunda milyonlarca kişi başta Türkiye, Lübnan ve Ürdün olmak üzere komşu ülkelere sığınmıştır. Söz konusu mültecilerin daha iyi bir yaşam için bu ülkeleri de geçerek Avrupa kıtasına girme arzuları ve bunu aktif olarak gerçekleştirmek için yola çıkmaları mülteci sorununun Avrupa’nın gündemine taşınmasına, mülteci sorununun Avrupa’nın bir sorunu haline gelmesine yol açmıştır.

Avrupa’nın krizlerle mücadele etmedeki etkisizliği ve hayatta kalmak için fazla seçenekleri olmayan mültecilere karşı izlenen politika, sorunun yeni bir boyut kazanmasına yol açmıştır. Mülteci krizinde, Avrupa’nın mültecilere yönelik izlediği politikalar kıtanın kendi değerleriyle yüzleşmesine neden olmaktadır. Özellikle İslam söz konusu olduğunda ırk ve din temelinde ayrımcılığı yasaklayan 1951 Birleşmiş Milletler Cenevre Komisyonu’nun öngörülerine uymayacak şekilde Avrupa, kültürel çoğulculuk olgusundan korkmakta ve buna aykırı politikalar izlemektedir. Nitekim günümüzde yaşanan göç krizinde, başta Slovakya Başbakanı Robert Fiko olmak üzere Doğu Avrupa ülkeleri yöneticileri sadece Hıristiyan göçmenlerin kabul edilmesi yönünde açıklamalarda bulunmuşlardır. Macaristan Başbakanı Victor Orban, mültecilerin Avrupa’nın Hıristiyan köklerini ve Avrupa değerlerini tehdit edeceğini ifade ederken; Bulgaristan hükümeti ise Müslüman mültecilerin ülkeye kabul edilmesinin ülkenin demografik yapısında sorunlara neden olacak değişimlerin meydana gelmesine neden olacağını ifade etmiştir. (Diler, 2015) İslam ve göçmen karşıtlığıyla bilinen Pegida gibi siyasi hareketler de mültecilerin Batı toplumunu İslamlaştıracağını dile getirmişlerdir. Bu tür siyasal hareketler, Müslüman mültecilerin kıtada suç oranının artmasına neden olacağını dile getirmektedirler.

Nüfusları gittikçe yaşlanan ve genç iş gücüne muhtaç olan birçok Avrupa ülkesi, göçler sayesinde orta ve uzun vadede bu sorunlarına çözüm yaratabilecek bir süreçle karşı karşıya olmalarına karşın, söz konusu mültecilerin kimliği bunun önüne geçmektedir. Bu da Zeynep Atikkan’ın deyişiyle, Avrupa’nın mülteci sorunuyla tavan yapmış zorlu bir “olgunluk sınavı”ndan geçişini ifade etmektedir. (Diler, 2015)

 

Devamını Oku