EUROPOLITIKA WORKSHOP (1) RAPORU | 2.Hafta

EUROPolitika Workshop (II) Raporu

Tarih: 14.12.2019

Yer:Olmadık Projeler Atölyesi, Balat/İstanbul

Konuşmacılar:Dr. Diğdem Soyaltın – Colella (İstanbul Altınbaş Üniversitesi)

Dr. Rahime Süleymanoğlu – Kürüm (İstanbul Gedik Üniversitesi)

 

Workshop’un ilk oturumu, Dr. Diğdem Soyaltın’ın “Avrupalılaşma Süreci ve Türkiye’deki Avrupalılaşma Sürecinin İç Politika ve Kurumlara Etkisi” konulu konuşmaları ile başladı.

Soyaltın, konuşmasına Türkiye’de Avrupalılaşmanın bir geçmişi olduğundan bahsederek başlamıştır. Batılılaşma ve demokratikleşme adı altında Osmanlı dönemlerinden itibaren bu süreci değerlendirebileceğimizi, fakat Türkiye’deki Avrupalılaşma sürecini esasen 1999 Helsinki Zirvesi’nden itibaren “şartlılık” (conditionality) kavramı ile başlatmamız gerektiğinin altını çizmiştir. Yakınsamaların, Avrupalılaşmanın bir sonucu olduğunu, Avrupalılaşma tam olarak “yakınsama” ile açıklanamayacağını söyleyen Soyaltın, Avrupalılaşmanın, siyasi olarak bütünleşme veya harmonizasyon da olmadığını sözlerine eklemiştir. Avrupalılaşmanın, esasen AB ekonomik ve politik dinamiklerinin ulusal politika yapma (national policy-making) sürecinin bir parçası haline gelmesi ve AB normlarının içselleştirilmesi olduğunu ifade etmiştir (internalization). Radaelli’nin tanımına göre, Avrupalılaşmanın söylemlerin, kimliklerin ve kurumsal yapıların AB standartlarına göre nasıl değiştiği ile ilgilendiğini sözlerine eklemiştir.

Avrupalılaşma üzerine akademik olarak çalışmaları bugüne kadar üç kuşak olarak değerlendiren Soyaltın, ilk kuşağın, teorilere dayalı olarak bütünleşme bağlamında devletlerin mi yoksa Brüksel’in mi rol oynayacağını, ikinci kuşağın çok farklı aktörlerin beraber değerlendirildiği çok katmanlı yönetişim (multi-level governance) bağlamında, üçüncü kuşağın ise AB’nin ülkeleri nasıl etkilediği ile, dönüştürücü etkisi ile kamu politikalarına, söylemlere, süreçlere ve kurumlara etkisini ele aldığını ifade etmiştir.

Radaelli’ye dayandırdığı biçimiyle Avrupalılaşma’nın nüfuz alanlarının altını çizen Soyaltın, Avrupalılaşma’nın AB ve ulusal kurumlar arasındaki uyumsuzluğun getirdiği bir uyum talebi ve baskı ile çalıştığını ve bu noktada veto noktalarının önemli olduğunu söylemiştir. Bu noktada arabulucu formal gruplarının da etkili olduğunu ifade eden Soyaltın; çıkar gruplarının, STK’ların, iş dünyasının daha çok bu sınıflandırmaya dahil edilebileceği şeklinde sözlerine devam etti.

Yine Radelli’ye dayandırdığı şekilde Soyaltın, Avrupalılaşma’nın eylemsizlik (inertia), massetme (absorption), uzlaşma (accomodation), dönüşme (transformation) ve uzaklaşma (retrenchment) şeklinde dönüşümlere yol açabileceğini söylemiştir. Kimi ülkelerde yolsuzluk veya yargı bağımsızlığı bağlamında eylemsizlik veya uzaklaşma görülebileceğini, aslında bunun aynı zamanda gerileme (backsliding) olarak da değerlendirilebileceğini vurgulamış ve görüş ayrılıkları (divergence) ve yakınsamanın da (convergence) Avrupalılaşma sürecinin sonuçları arasında değerlendirebileceğini yinelemiştir.

Örneğin, Macaristan ve Türkiye arasında Avrupalılaşma sürecinin model anlamında farklılıklar arz edebileceğini söyleyen Soyaltın, bu modellerin değişebilen/dönüşebilen bir özellik arz ettiğini söylemiştir. Bunu hesaba katarak, Sovyet dönemi sonrası ülkeler olan Doğu Avrupa ülkelerinin 10 yıl içerisinde birlik üye adayı olmalarını Avrupalılaşma kavramı ile açıklayabileceğimizi sözlerine eklemiştir.

Katılım süreçlerinde, Avrupalılaşma kavramının asimetrik güç ile ilişkisine değinen Soyaltın, konuşmasında şartlılık (conditionality) ilkesine dikkat çekmiş ve konuşmasında yer ayırmıştır. Şartlılık ilkesini, Avrupa kriterlerine uyum göstermelerine bağlı olarak aday ülkelerin bir nevi “ödüllendirilmesi” olarak betimleyen Soyaltın, Türkiye’nin Helsinki Zirvesi’nde katılım tarihi alması sonucunu bu duruma örnek olarak göstermiştir.

Şartlılık ilkesinin “rasyonel bir pazarlık” modeli olarak değerlendiren Soyaltın, bu noktada maliyet – kazanç ilişkisinin (cost&benefit analysis) önem arz ettiğini ve bu noktada dış ve iç faktörlerin etkili olduğunun altını çizmiştir. Dış ve iç faktörler noktasına açıklık getiren Soyaltın, bu noktada AB’den gelen taleplerin netliğine dikkat çekmiştir, bu durumun uygulama maliyetini düşürücü etki yaptığını belirtmiştir. Bununla beraber, örnek olarak azınlık sorunlarının çözülmesi gibi taleplerin güven sarsıcı ve bu bağlamda maliyet arttırıcı etkilere sahip olduğunu söylemiştir. Ek olarak, üyelik sürecini destekleyen “kardeş ülke” sayısının fazla olmasının üyelik süreçlerini daha hızlandırıcı etkilere sahip olduğunu belirtmiştir.

İç faktörler bağlamında ise, bir politikanın bütçeye maliyetine göre, bu noktada bir atmama durumunun da oluşabileceğini söyleyen Soyaltın, mobilizasyonun, kurumların ve idari kapasitenin etkilerine de dikkat çekmiştir. Soyaltın, AB değerlerini içselleştirmenin (internalisation of values) Avrupalılaşma sürecinde en az yasaları uyumlu hale getirmek kadar etkili ve önemli bir faktör olduğunu sözlerine eklemiştir; bu noktada, iki olumsuz örnek olarak Polonya ve Macaristan’ın mevcut durumunu gösterilmiştir. Adaylık sürecinde ise, kredibilite (credibility) kavramının önemine dikkat çeken Soyaltın, Türkiye’nin üyelik süresinin 20 yılı bulması dolayısıyla kredibilite ve şartlılığın kaybolmaya başladığını değerlendirmiştir.

“Kendinizi ne kadar Avrupalı bir ülke olarak tanımlıyorsunuz?” sorusu ışığında, Türkiye özelinde bunun cevabının “Avrupalı bir ülke” olarak hissetme eğiliminin daha az olduğu bir durum içerdiğini belirten Soyaltın, Türkiye’nin aynı zamanda bir bilgi toplumu (epistemic community) örneği arz ettiğini ve bunun sosyal entegrasyon (socialization) anlamında bir ölçüt olduğunu belirtmiştir.

Avrupalılaşma sürecinde  “ders çıkarma modeli”nden bahseden Soyaltın, bunun çoğunlukla statükodan rahatsızlık ve bunun neticesinde dışarıdan model arama ihtiyacı ile dışarıdan politika ithali olarak düşünülebileceğini ve bunun bir iç motivasyon boyutunun olduğunu söylemiştir. Bununla beraber, Avrupalılaşma sürecinde birçok durumun “dış teşvik modeli” ile açıklanabileceğini söyleyen Soyaltın, bunun bir “pazarlık” modeli olduğunu ve maliyet – kazanç bağlamının bu noktada önemli olduğunu belirtmiştir, bunun sonucunun ise reformlara eğilimi belirlediğini sözlerine eklemiştir. Bu modelin, Merkez ve Doğu Avrupa’da dönüşümü şartlılık üzerinden açıklayan bir model olduğunu sözlerine ekleyen Diğdem Soyaltın, bu durumun çoğu zaman aday ülkelerin üye olduktan sonra şartlılıkta sürdürülebilirlik anlamında bir motivasyon kaybı olarak sonuçlanabileceğini söylemiştir. Avrupalılaştırma sürecinde AB fonları ile yanlış kurumları güçlendirme ile sonuçlanan “Avrupalılaşma’nın karanlık yüzü” olarak niteleyen Soyaltın, Romanya ve Bulgaristan’da yolsuzluk; Polonya ve Macaristan’da ise yargı bağımsızlığı konularında büyük problemler yaşandığını söylemiştir.

Soyaltın, kimlik ve değerlerinin değişmesi, diğer bir örnek olarak cinsiyet eşitliğinin konuşulması gibi konuların sadece “dış teşvik modeli” ile açıklanamayacağını, daha çok “ne kadar Avrupalı hissediyorsunuz?” sorusuyla alakalı olarak cevaplanabileceğini söylemiştir.

Soyaltın, sonuç olarak, Estonya örneğinin başarılı bir Avrupalılaşma örneği olarak; Romanya ve Bulgaristan örneklerini başarısız ve Macaritan, Polonya, Letonya ve Slovakya örneklerinin ise gerileyen ülkeler olarak değerlendirmiştir. Doğu Avrupa ülkeleri için özellikle yargı bağımsızlığının en önemli başlık olarak değerlendirilebileceğini sözlerine ekleyen Soyaltın, üyelik sonrası şartlılık kavramının etkisini kaybettiğini ve uyum sürecini zayıflatan bir açmaz olarak karşımıza çıktığını söylemiştir.

Türkiye için şartlılık değerlendirmesi yapan Soyaltın, Avrupalılaşma’nın mahiyetinin “demokratikleşme” olarak görüldüğünü ve “Batılılaşma” ve “çağdaşlaşma” ile özdeşleştirildiğini söylemiştir. 1996 – 2006 yıllarını kapsayan süreci “Türkiye’de Avrupalılaşma’nın altın çağı” olarak nitelendirildiğini söyleyen Soyaltın, anayasanın üçte birinin değiştirilmesinin, demokratik reformların önemli olduğunu vurgulamıştır. Doğu Avrupa ülkeleri ve Türkiye için şartlılığın düşüş trendi gösterdiğini ve bunun artık maliyetli bir hal aldığını belirten Soyaltın, milliyetçiliğin yükseldiği yerlerde artık bu sürecin “onur kırıcı” olarak değerlendirilebildiğinin altını çizmiştir.

Türkiye için, müzakere sürecinin daha çok göç gibi stratejik konularda fonlar üzerinden yürüyen bir süreç olarak değerlendiren Soyaltın, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, göç, belki TANAP gibi projeler ile enerji üzerinden ve NATO faktörü dolayısıyla askeri bir boyutta bu sürecin “stratejik bir işbirliği” gibi sürdürülebileceğini belirtmiş ve bunun daha çok Almanya Şansölyesi Angela Merkel tarafından dillendirildiğinin altını çizmiştir. Bu kapsamı içeren “dynamic association” konseptine atıf yapan Soyaltın, bu durumun tam üyeliğe de evrilme veya mevcut şekliyle de devam edebilme ihtimalini de değerlendirmiştir.

Son olarak Avrupa bütünleşmesinin geleceğine değinen Soyaltın, AB’de parçalanma veya dağılmadan ziyade, farklılaşmış bütünleşme modellerinin değerlendirilebileceğini ifade etmiştir. Bununla beraber,  Macaristan gibi “illiberal” demokrasilerin ve bu model demokrasilerin ihracının da entegrasyonun geleceğini etkileyeceğini söylemiştir.

Workshop’un ikinci oturumu Dr. Rahime Süleymanoğlu – Kürüm’ün “AB Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Stratejisi ve Siyasal Temsile Etkisi” konulu değerlendirmeleri ile devam etti.

AB’nin cinsiyet eşitliğine nasıl baktığını ele alan Süleymanoğlu – Kürüm, konuşmasına toplumsal eşitlik stratejisinin AB için aslında bir amaç değil araç olduğunu söyledi.

Kadınların dahil olduğu bir bağlamda 15 yıllık bir süre zarfında barışa erişme ihtimalinin yüzde 35 artabileceğine dikkat çeken Süleymanoğlu – Kürüm, kadınların refaha da etkilerinin fazla olduğunu sözlerine ekledi. Bu bağlamda konuşmasını sürdüren Süleymanoğlu – Kürüm, yoksulluktan ve savaştan kadınların daha çok etkilendiğinin altını çizdi. AB’nin bu anlamda, cinsiyet eşitliğine bir kalkınma aracı olarak baktığını ve hizmetlere, kaynaklara kadınların erişememesi durumunun kalkınmaya zarar vereceği şeklinde bir bakış açısına sahip olduğunu ve bu dönüşümü kalkınma için yaptığını ifade etti.

“Toplumsal Cinsiyetin Anaakımlaştırılması” bağlamında değerlendirmesini sürdüren Süleymanoğlu – Kürüm, gerektiğinde cinsiyet eşitliği anlamında yasalar çıkarılması gerekliliğine, gerekse farkındalık yaratmak adına özel önlemlerin önemine dikkat çekti. Tüm bu bağlamda, üzerine örnek de verdiği karşılaştırılabilir veri oluşturma ve “Cinsiyet Eşitliği İlerleme Raporu” gibi adımların çok önemli gelişmeler olduğunun altını çizmiştir.

Antlaşmalar bağlamında, AB’nin Roma Antlaşması’nda ilk kez ile ücret eşitliği kavramı 117. Maddede geçtiğine dikkat çeken Süleymanoğlu – Kürüm, Amsterdam Antlaşması’nda da kadın – erkek eşitliğinin AB’nin temel görevlerinden sayıldığını belirtmiştir.

“Cinsiyet Eşitliği Çerçeve Strateji” ile AB’nin oynayacağı rolün genişletildiğini söyleyen Süleymanoğlu – Kürüm, “Temel Haklar Sözleşmesi”nde ise odak noktasının, iş gücünde, çalışmada ve ücrette cinsiyet ayrımcılığının yasaklanması olduğunu ve 2011 – 2020 periyodunu kapsayan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği – Avrupa Paktı”nda da bu durumun korunduğunu söyledi. Lizbon Antlaşması’nda ise her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına dair bağlılığın teyit edildiğini sözlerine eklemiştir.

Hamile kadınların işten çıkarılamaması, doğum izni, iş yerinde eşit muamele gibi durumların bir şartlılık örneği olduğunu sözlerine ekleyen Süleymanoğlu – Kürüm, Türkiye’nin bunları harmonize ettiğini ifade etmiştir ve Lizbon Zirvesi’nde ifade edilen kadın istihdamının yüzde 60’a çıkarılması hedefinin başarılmasının AB nezdinde büyük bir başarı örneği olduğunun altını çizmiştir.

AB finansal programlarının, Türkiye’deki kadın hareketini güçlendiren en önemli katman olduğunu ifade eden Süleymanoğlu – Kürüm, bu durumun ciddi yasal düzenlemeler ile ilerlediğinin altını çizdi ve bu alınan fonlar ile verilen eğitimler sonucu Türkiye’de kadınların ciddi anlamda güçlendiğini sözlerine ekledi. Süleymanoğlu – Kürüm, Türkiye’nin Avrupalılaşması noktasında bu gibi gelişmelerin çok önemli olduğunu ve ilerlemenin tavan yaptığı konulardan biri olduğunu kaydetti.

Süleymanoğlu – Kürüm, AB Bölgesel Kalkınma Fonları’nın amacının bölgeler arası kalkınma farklılıklarını minimize etmek olduğunu söylemiştir ve örnek olarak ise, Almanya’da “Kızlar Günü” projesinin önemli bir örnek olduğunu, bu örneğin başarılı ve hatta özendirici olduğunu sözlerine eklemiştir. Avrupa Komisyonu’nun cinsiyet eşitliği noktasında daha vizyoner bir tutum içerisinde olduğunu fakat Parlamento etkisi dolayısıyla bu vizyonu uygulamakta büyük problemler çektiğini sözlerine eklemiştir.

“Avrupa İlerleme Programı’ndan bahseden Süleymanoğlu – Kürüm, bu programda da istihdamda ve sosyal işlerde eşit fırsatın öngörüldüğünü belirtmiştir ve bunun az temsil edilen herhangi bir kesim hakkında daha az ayrımcılık yapılması anlamında önemli olduğunu belirtmiştir. DAPHNE Programı’na da değinen Süleymanoğlu – Kürüm, bunu özellikle şiddet ile alakalı çalışan STK’ların daha çok faydalandığı bir program olarak nitelemiştir.

Türkiye bir aday ülke olarak durumunu da ele alan Süleymanoğlu – Kürüm, kadın istihdamında büyük bir düşüklük söz konusu olduğunu söylemiştir. Üniversiteye devam eden kadınlar oranında Türkiye’nin AB ile yarıştığını fakat kadınların istihdama eklemlenmesinin Türkiye bağlamında biraz daha problemli olduğuna dikkat çekmiştir.

Avrupa Kadınlar Komitesi’nin çalışmalarına da değinen Süleymanoğlu – Kürüm, bu komitenin 2500 kadın lobisini topladığını ve en önemli örgütsel örneklerden biri olduğunu söylemiştir.  Bu noktada, büyük bir etkileşim ve dayanışmanın söz konusu olduğunu ve kadınlar ve erkekler arasında eşit fırsatı ön plana çıkardığından bahsetmiştir. Bununla beraber, trio dönem başkanlığının kadın-erkek eşitliği üzerine her dönem ortak deklarasyon yayınladığından ve önemli bir adım olduğundan bahsetmiştir.

Kadının en önemli rolünün evi ve ailesi ile ilgilenmesi gerektiğini düşünen ülkelerin başında Doğu Avrupa ülkelerinin gelmesini vurgulayan Süleymanoğlu – Kürüm, İskandinav ülkelerin tam tersi bir trend içinde olduğunun altını çizmiştir. Bununla beraber, Parlamento’daki temsilde toplam görüntüde iyi bir temsil örneği görümmemesine rağmen, Süleymanoğlu – Kürüm kurumsal olarak bir artışa dikkat çekmiştir. Ek olarak, Macaristan’da hiç kadın bakan olmaması örneğine değinmiştir.

Türkiye’deki bağlam ile devam eden Süleymanoğlu – Kürüm, Özgecan Aslan cinayetinden sonra YÖK Raporundaki önerilere göre üniversitelerde toplumsal cinsiyet merkezlerinin kurulması ve toplumsal cinsiyet eşitliği ile alakalı derslerin açılması noktasındaki adımların ve MEB düzeyinde toplumsal cinsiyet eşitliği konusunu ilkokul seviyesinde yaygınlaştırmak için 100’den fazla pilot okulda bu tutumun yaygınlaştırılmasının bir strateji olarak gayet önemli olduğunun altını çizmiştir ve olumlu dönüşler alındığını belirtmiştir.

Bununla beraber, Türkiye’deki şirketlerin yönetim kurullarında kadın oranlarının yüzde 12.4 olduğunun altını çizen Süleymanoğlu – Kürüm, yasal düzenlemeler ile toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda başarılı olabilmenin biraz da bu konuyu içselleştirmek ile de alakalı olduğunu fakat yasal düzenlemeler veya teşviklerin de işe yaradığını belirtmiştir.

İsveç’in “feminist dış politika” konseptine de değinen Süleymanoğlu – Kürüm, bunun temelinin savaş ve barış durumunda en çok insan haklı ihlali kadınlara olması ve bunu birinci hedef olarak değerlendirerek İsveç’in bir dış politika perspektifi benimsediğini belirtmiştir. Süleymanoğlu – Kürüm, bu gündemin en önemli sonucu olarak İsveç’te %40 üzerinde yaklaşık yüzde 42 kadın diplomat olmasının kadınların temsili anlamında eşsiz bir nokta teşkil ettiğini söylemiştir.

Kadınların siyasi temsili nasıl iyileştirilebileceğinden bahseden Süleymanoğlu – Kürüm, kadınlara ve kadın siyasetçilere karşı davranış ve söylemler noktasında kampanyaların, kadın adayların seçim kampanyalarında finansmanların sağlanması ve aynı zamanda seçim sistemlerinde ve parti sistemlerinde değişiklik yapılmasının önemli adımlar olacağını belirtmiştir.

AB kurumlarında cinsiyetleştirilmiş iktidar yapılarından bahseden Süleymanoğlu – Kürüm, kapalı kapılar ardına erkek karar vericilerin, tepe noktalara kimleri atayacağına karar vermekte olduğunu söylemiştir. Bu anlamda kadın temsilinin az olmasından dolayı, kararların maskülen bir yönde alınmış olduğuna değinmiştir ve bu gibi durumları AB için “en yüksek cam tavana çarpmak” olarak nitelendirmiştir.

Avusturya, Macaristan, İtalya, Polonya, Romanya ve Slovakya’nın kadın haklarında ve cinsiyet eşitliğinde geri gittiğinden bahseden Süleymanoğlu – Kürüm, buralarda her ne kadar yasa çıkarılsa bile içselleştirmenin olmamasından kaynaklı negatif bir etkinin mevcut olduğunu söylemiştir. İstanbul Sözleşmesi’nin iptalinin konuşuluyor olmasının bile veya 6284 sayılı kanunun kaldırılmasının büyük bir backsliding olacağının altını çizen Süleymanoğlu – Kürüm, günümüzde daha önce YÖK raporunda ve MEB nezdinde toplumsal eşitlik için oluşturulan mekanizmalar kaldırıldığını söylemiştir. Sonuç olarak, Süleymanoğlu – Kürüm, Türkiye’de Avrupalılaşma ve AB müzakere sürecinin en çok feminist bağlama yaradığını ifade etmiştir.

Raporu Hazırlayan: Oğuzhan BARÇIN 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir