KRİZLER AVRUPASI VE AVRUPA BİRLİĞİ’NDE COVİD 19 SALGINI SONRASI “GELECEK” SENARYOLARINA BİR KATKI

AKADEMİK ANALİZ

9 Mayıs 2020’de 69. yaşını kutlayan Avrupa Birliği’nin geleceğinin dünyadaki tüm devletleri ve uluslararası örgütlenmeleri de oldukça sarsan Covid-19 pandemi krizinden dolayı dağılmayla sonuçlanacağı konusunda çok senaryo üretildi. Bu senaryoların gerçekçi olup olmadığını irdelemek istiyorum. Covid-19 küresel salgını ve onun Avrupa Birliği’nin geleceğine etkisine dair yeni bir senaryo üretmeden önce sorulması gereken önemli bir soru vardır: Neden Avrupa Birliği’nin geleceğine bu kadar çok odaklanılmaktadır ve neden parçalanacağına dair bu kadar çok yorum yapılmaktadır?

1951’de iki büyük dünya savaşı ve onun yarattığı olağanüstü fiziki ve sosyo-ekonomik krizler sonrası kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun, barışçı, özgürlükçü, eşitlikçi, dayanışmacı, kadın dostu, yeşil, göçmen ve azınlık haklarını koruyucu, yeniden dağıtıcı ve demokrasi, adalet ve liyakat gibi evrensel değerleri üreten ve sadece üyelerine değil aynı zamanda aday devletler ile komşularına da teşmil etmeye çalışan yeni bir yönetme biçimine yani Avrupa Birliği’ne evirilmesi tam 40 yıl sürdü.

 

9 Mayıs 2020’de 69. yaşını kutlayan Avrupa Birliği’nin geleceğinin dünyadaki tüm devletleri ve uluslararası örgütlenmeleri de oldukça sarsan Covid 19 pandemi krizinden dolayı dağılmayla sonuçlanacağı konusunda o kadar çok açıklama ve senaryo üretildi ki bu gelecek senaryolarına bir katkı da tarafımızdan yapılmak zarureti duyuldu.

 

Covid 19 küresel salgını ve onun Avrupa Birliği’nin geleceğine etkisine dair yeni bir senaryo üretmeden önce sorulması gereken önemli bir soru vardır: Neden Avrupa Birliği’nin geleceğine bu kadar çok odaklanılmaktadır ve neden parçalanacağına dair bu kadar çok yorum yapılmaktadır?

 

Bu soruya verilebilecek kısa yanıtlardan biri Avrupa bütünleşmesinin tarihin pek çok döneminde görülmüş olması ama evrensel bir barış inşa etmeye ve evrensel değerleri yücelterek yaymaya ve bunu da ulus devletler gibi şiddet kullanma tekelini elinde bulundurmadan ve asker kullanmadan, Weber’in söylemi üzerinden gidersek sadece yasal-ussal bürokrasiyi, demokratik kanalları, hukukun üstünlüğünü ve kaynakları yeniden dağıtıcı mekanizmaları kullanarak yapabilen yegâne ulus-üstü örgüt olmasında aramak gerekir. Avrupa Birliği, ulus devletler gibi baba erkil bir yapıda inşa edilmemiştir. Yumuşak ama bir o kadar da disiplinli ve çocukları arasında ayrım yapmayan adil bir anne olarak inşa edilmiştir. Zaten 50’li yılların savaş sonrası atmosferinde azarlayan, suçlayan ve birbirlerine saldıran ulus devletler karşısında ancak yaraları saran, evrensel barış, eşitlik, özgürlük ve adalet vadeden yumuşak yapılı örgütlenmeler başarılı olabilirlerdi ve Avrupa Birliği bunu da önemli ölçüde başarmıştır. Kalkış noktası kaynakların paylaşımında ortak kararlar üretmek ve adil bir paylaşım üzerinde oydaşmak olsa da bugün gerek derinleşme ve gerekse de genişleme perspektifiyle Avrupa Birliği başlangıç noktasından çok öteye geçmiştir. Münhasır ve üye devletleriyle paylaştığı yetkileriyle 450 milyon insanın yaşadığı Avrupa kıtasında barışı, refahı, eşitlik ve özgürlük ile sağlıklı çevreyi oluşturmayı başarmıştır. Uluslararası göçlerin yönünün özellikle Avrupa Birliği coğrafyası olması tesadüfi olmasa gerektir. Kimse günümüzün yükselen ülkeleri olan Rusya, Çin, Güney Kore ya da Japonya’ya kitlesel olarak göç etmemektedir.

 

Bu nedenle ulus devletlerin özellikle uluslararası alanda hâkim gerçek güçleri karşısında, Avrupa Birliği aslında tahammülü çok zor ve dirençli bir rakip olarak duruyor. Keza onlara nasıl devletler olmaları gerektiğini gösteren en güzel örneği teşkil ediyor. Vatandaşları ulus devletlere Avrupa Birliği’nin değerlerini, bütçe kalemlerini, gelişmişlik göstergelerini, vizyonunu, misyonunu, stratejilerini, ajandalarını, çevresini, kentlerini, özgür kadın ve gençlerini, sağlıklı ve iyi eğitim alan çocuklarını işaret ederek biz de istiyoruz diyorlar. Kısacası gelişmişlik nasıl okunmalı, refah nasıl okunmalı, haklar ve özgürlükler nasıl okunmalı yeniden yorumlanıyor ve yerli yerine oturtulmaya çalışılıyor. Bu, 1789 ihtilalinden bu yana 21. yüzyıldaki en önemli gelişmedir.

 

Küreselleşmeyi sadece ulus devlet ekonomilerinin birbirlerine entegre edilmesi, üretimin parçalanması, gümrüklerin kaldırılması olarak gören ve yine devletlere dağıtıcı rolden ziyade düzenleyici rol verilen ve çok uluslu şirketlerin bu nedenle karlarının katlandığı bir olgu olarak okuyan pek çok akademisyen, Avrupa Birliği’nin ezber bozan “Avrupalılaştırıcı” (Europeanisation) yüzünü görmekten kaçınmaktadır.

 

Tüm bu nedenlerle Deli Dana Hastalığı, HIV Virüsü, Domuz ve Kuş Gripleri gibi en ufağından, Chernobyl ve Seveso Kazaları, Bosna-Hersek Savaşı, Kıbrıs Meselesi, 11 Eylül Terör Saldırısı, 1974 Petrol ve 2008 Ekonomik Krizi ve Suriye Savaşı gibi en büyüğünden krizlerle karşılaşılınca Avrupa Birliği’nin hemen dağılmasından söz edilmeye başlanmaktadır. Neden en çok cenaze kaldırılan federal sistemlerle yönetilen ABD’nin, Brezilya, Hindistan ve Rusya’nın ya da Covid 19 hastalığını başımıza saran Çin’in dağılmasından değil de AB’nin dağılmasından ya da geleceğinden bahsedilmektedir daha iyi anlaşılmaktadır. Kanaatimiz Avrupa Birliği demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet, hukukun üstünlüğü, kadının, gençlerin, çocukların, azınlıkların ve doğanın haklarının korunması bakımından örnek gösterilip, feyz alınması gereken bir örgüt olarak değil, bu evrensel değerleri halklarını yönetmek için engel gören patriarkal devletler için kötü örnek teşkil etmektedir. Bu nedenle geleceği her daim sorgulanmalı, zan altında bırakılmalı ve sık sık dağılacağından söz edilerek Birliğe yönelik algılar üzerinde etki yaratılmalıdır.

Devamını okumak için bu linki tıklayın.