Prof.Dr. İsmail Tatlıoğlu ile Küreselleşme Bağlamında Avrupa Siyasetini Trump’ı ve Brexit’i Konuştuk

Röportaj: Suat AYHAN

Trump’ın Başkan seçilmesini, İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı (Brexit) almasını ve bu kararın gerekçelerini, Avrupa’da giderek popülaritesini arttıran aşırı sağ/popülist partileri ve küreselleşmenin Avrupa ve ABD’deki politikalara, genel anlamda dünya siyasetine nasıl tesir ettiğini “Europolitika Dergisi” adına Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Tatlıoğlu’yla konuştuk.

 

S.AYHAN:  Hocam son yıllarda ABD ve Avrupa siyaseti nereye doğru gidiyor? Küreselleşme sürecinin dünya siyasetindeki değişime tesiri var mı?

İ. TATLIOĞLU: Şimdi şu zaviyeden bakmak lazım. Biraz daha arka planına baktığımızda birkaç boyutlu gelişmeler görürüz. Yani bunlardan birisi 1980’lerin sonunda demir perde ülkelerindeki değişim, bunların dünyaya açılması ve bunun paralelinde  “Batı”nın entegrasyonu, AB süreci, dünyada entegrasyon arayışları ve sonra AB ve ABD’de popülist siyasetin gelişimi. Tüm bunları üst üste koyduğumuzda esasında bunları çok meşhur adıyla küreselleşmenin siyasi ve ekonomik alana yansıması ve bunun sonuçları olarak bakabiliriz. Gerçekten 1945’ten sonra dünyada bir başka çatışma olmasın ve ekonomik süreç liberal anlamda uygun bir şekilde yürüsün diye bütün dünyanın mimari ve siyasi çatısı örüldü. İşte BM teşkil edildi, Dünya Bankası teşkil edildi, IMF teşkil edildi. Sonra Doğu Bloğu’nun çökmesiyle beraber bir yapı değişikliği zuhur etti. Şimdi tekrar bu hızlı teknolojinin gelişmesinin hızlandırdığı küreselleşme sürecinin sosyal, ekonomik ve politik sonuçlarıyla karşılaştık. Aslında dünya bir şekilde bunu yönetmeye çalışıyor veya buna reaksiyon vermeye çalışıyor. Ben geçenlerde sizin yazınızı okudum Europolitika Dergisi’nde. Gerçektenden de teşekkür ederim. O yazı bana şöyle diyordu: Avrupa’daki radikal sağ hareketlerini Trump’ın seçimine acaba meşruiyet kazandırır mı? Destekler mi? Gerçekten böyle bir etki var yani. Son zamanlarda Batı’da özellikle  Social Europe Dergisi’nde bunun kritiği yapılıyor.

S.AYHAN: Hocam buradan Trump’a geçelim. Trump’ın kazanmasındaki gerekçeler neler?

İ.TATLIOĞLU: Trump nasıl kazandı? Gelişmiş ülkelerde seçmen kitlesinin ortalama yaşı yüksek, Amerika’nın biraz daha düşük ama baktığımızda Trump’ın seçmen profiline 40 yaşların üstünde bir seçmen kitlesini görürüz. Yani bunlar yarınla ilgili hayallerini değil, bugünü korumaya ve düne ait hatıralarıyla yaşayan bir kitlesi var Trump’ın. Hâlbuki teknoloji ve değişim ve hepsinin tetikleyici olan küreselleşme o kadar hızlı gelişiyor ki nesillerin bakışları arasındaki fark çok büyük yani. 1960’lardaki, 1970’lerdeki nesiller arasındaki fark, şimdi 10 yıllık bir yetişme dönemi arasındaki farktan daha küçük. Yani çok daha büyük bir bakış/anlayış farkı var. Yarına yönelik değişimi bugün tahmin edebilmek bile mümkün değil ve bizi yönlendiriyor. Bu anlamda, meseleye biraz böyle bakmak lazım. Teknolojinin hayatımızı hızlı şekillendirdiği ve dönüştürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Bunu neden bahsediyorum. Bunu yaşarken işte bunun getirilerinden olumsuz etkilendiğini düşünen yaşlı bir kitle var. Ve de bunun getirilerini yönetmeye ve bundan iyi bir istikbal kurmayı düşünen genç bir nesil var. Esasında böyle bir seçmen çatışması da var. Tabi asıl etkileyici unsur, bu güvenlik kaygıları olan, seçmeni biraz korumacı ve radikal ve popülist söylemlere prim veren, biraz daha alt gelir gruplara ait seçmenler. Ve bu seçmen kitlesi, maalesef dinamizmi de yavaşlatıyorlar. Küreselleşmenin insani yüzünün şekillenmesini de biraz geciktiriyorlar diyelim. Bununla beraber, tabi baktığımızda ben siyaset bilimci değilim ama çok açık bir şey var. O da Amerika’daki liderlik sıkıntısı. 1980’lerde birinci Bush, sonra efendim Bill Clinton, daha sonra oğul Bush ve Obama’ya baktığımızda bunlar seçildiklerinde ikinci dönemlerinde çok rahat konuşulan insanlar, 40’lı, 50’lilerin başında insanlar. Şimdi iki tane lider var seçime girmiş. Mesela Trump’ın ikinci dönemde başkan olup olmayacağı konusu kesin değil. Neden bunu konuşuyoruz? Bu bir realitedir ki ABD, dünya siyasetinde ve dünyanın dönüşümünde birinci derecede etkili bir güç.

S.AYHAN: Trump’la beraber Amerika iç ve dış politikada bir strateji değişikliğine gidecek mi? Trump Başkan seçilir seçilmez tartışmalı kararlara imza attı. İnsanlar,  Trump’ın bu kararlarına karşı nümayişler düzenlediler. Trump karşıtı eylemlerin giderek artması, Trump’ın otoriter yönetim anlayışını frenleyebilir, bir etki yaratabilir Trump’ın üzerinde. Ama bir de Trump’la beraber gelen bir risk var. Avrupa’da seçimler yaklaşıyor. Aşırı sağın ivme kazandığını müşahade ediyoruz. Avrupa’daki sağ hareketlerin Trump’a sempatisi var.  Bu konuda ne söylemek istersiniz?

İ.TATLIOĞLU: Şimdi şöyle tabi: Bu seçimde görürüyoruz ki yeni bir strateji var. Amerika’nın dünyaya biçtiği bir stratejisi var. Bu stratejisinde AB ciddi anlamda etkiliyor. Tabi Trump dönemi Avrupa siyaseti için bir meşruiyet kazanırsa Trump yaptıklarıyla Avrupa’daki sağ çizgideki hareketler/partiler için bir katalizör olur. Yani ılımlı, ortada veya hafif liberal kesimlerin de desteğini kazanır ve bunları iktidara gelmesi mümkün. Zaten baktığımızda bu tür iktidarlar belli şekilde bir ekonomik krizden sonra geliyorlar. Mesela Avrupa’da Franco döneminde, Hitler dönemindeki ekonomik krizin bu liderleri iktidara taşıması gibi. Avrupa’nın radikalleşmesi süreci de bir kriz dönemlerinden sonraki süreçler. 2008 krizi de gelişmiş ülkelerin krizi. Gelişmiş ülkelerde yaşanan krizler, derin siyasi kırılmalar da yaratıyor. Ama buna karşı  “Batı” entelektüalizmi mücadele veriyor. Bunu da görmek lazım. Yani Amerika’da kadınların, sanatçıların, aydınların sokağa çıktığını, esas orada yargının verdiği mücadeleyi görüyoruz. Hukukun üstünlüğünün güçlü bir işlevselliğe sahip olduğunu görüyoruz. Toplumsal denge hangi cenahtan yana olacak? Yeni dengeyi nerde oluşturacak göreceğiz. Eğer burada Trump, toplumsal meşruiyet kazanırsa bu da Avrupa nezdinde kabul görürse orada siyasal anlamda popülist ve buna bağlı siyasal hareketler iktidara gelirse o zaman farklı bir dünyadan bahsediyor olacağız. Yani küreselleşmeyle çatışma halinde olan bir dünyayı konuşuyor olacağız.

S.AYHAN: Yeni dönemde, bundan sonra ülkeler arasında bloklaşmaları göreceğiz gibi. Batı’yı Batı yapan değerler bugün bir krizle karşı karşıya. Aslında buna küreselleşmenin krizi de diyebiliriz. Bunu tetikleyen gerekçeler var. Avrupa kendi içinde ciddi sorunlarla uğraşıyor. Avrupa,  kanımca eski ihtişamını kaybetti. Trump da yeniden Amerika’yı yaratalım demişti. Eskiye özlem var. Bu hissiyat Avrupa’da var Bir de dünyada artan otoriterizme karşı bir tepki var. Hocam burada dünya halklarının artan bir mücadelesini görecek miyiz?

İ.TATLIOĞLU: Şimdi esasında şöyle tabi. Bunun mücadelesi veriliyor diye düşünüyorum. Burada endişelenecek bir durum var. Hürriyetler, hukuk ve liberalizm adına endişelenecek bir durum var. Bu endişelerin güçlenmediğini söylemek yanlış olur. Ama bunlar küreselleşmenin bir yansıması. Bunu yönetebilecek mi Batı? Çünkü küreselleşmeyle beraber bilginin yayılmasıyla beraber zenginliğin Doğu’ya kaymasına neden oldu. Amerika derin krizler yaşamış bir ülke değil. Kendi topraklarında iç savaş hariç bir yabancı mermisi görmedi. 11 Eylül hariç. Avrupa da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir çatışmasızlık ortamını sağladı. Tabi küreselleşme krizle beraber AB’nin maliyetini daha derin etkiliyor. Yani sadece Afrika’dan ya da uzak doğudan gelen göçler değil, Doğu Avrupa’dan Batı Avrupa’ya göçü işte meşhur Polonyalı muslukçuyla sembolize dilen gelişmeyi tartışıyoruz. Özellikle de Fransa’da Kuzey Afrika’dan gelen göçler tartışılıyor. İslam’ın radikalleşmesi mi yoksa radikallerin İslamlaşması mı şeklinde böyle bir tartışma var. Burada temenni edilen şey şu: Bunların, sorunların yerinde çözüme yönelik bir irade oluşturulursa eğer,  Batı ve dünya diyelim daha doğrusu, burada bir daha düşük maliyetli çözümlere ulaşılabilir. Yok eğer hala ekonomik düşüşün yavaşlatma adına ellerini ve gözlerini başka coğrafyalarda çekmezlerse , bu giderek maliyet üstlenmelerini beraberinde getirecektir. O zaman daha karışık bir dünya ve yönetilemez bir dünya haline geleceğiz. Şimdi ben gördüğüm kadarıyla ABD yeni bir strateji benimsemiş durumda. Bu stratejinin temelinde din var mıdır, yok mudur? Ama ben olduğu kanaatindeyim. Yani Ortodoks Rusya’yı da içine alacak bir Uzakdoğu, İslam ve uzak doğuyu, yani Hıristiyan olmayan coğrafyaları kendisine hedef alıyor. Ve ekonomik olarak da tabi Çin merkezli bir gelişmenin dünya hegemonyasına meydan okuduğunu görüyoruz. Rusya’yı kendisi için bir tehdit olmaktan çıkarmak istiyor ABD. Ve gerçekten baktığımızda da siyasal anlamda Rusya’yla anlaşılabilir. Dünyayla aynı oyunu oynuyor Rusya. Kimlerle paylaşılmayabilir bu dünya? Yeni güç Çin’le. Çünkü bakışınız, frenkansınız uymuyor ve İran da dahil olmak üzere bunlarla paylaşılmıyor dünya. Yeni ittifak… Yani Rusya-Çin-İran… Bu ittifakın en güçlü taraflarından biri olan Rusya üzerinde kırma hareketi var Trump’ın politikasında. Ama bunu yönetmek için çok ciddi bir gayret de var. Yani entelektüel güce düşen misyon her yerde kendini dayattırmalı. Bu güce özellikle demokratik olgunluğa erişmiş ülkelerin daha çok destek vermesi gerektiği kanaatindeyim.

untitled4

S.AYHAN: Hocam Trump’ın aldığı kararlar sonrasında protestolar gerçekleşti. Yani bir anlamda halk demokratik tepkisini ortaya koydu. Avrupa’da da bunu görmüştük. Örneğin Avrupa Solu son zamanlarda artan aşırı sağın göçmen karşıtı politikasını eleştirmişti. Aşırı sağın politikalarını Avrupa demokrasisine mugayir/aykırı bulmuştu. Avrupa ve Amerika’daki aşırı otoriter politikalara karşı olan bu türden çıkışlar/eylemler gelecek adına sevindirici mi?

İ.TATLIOĞLU: Hayır bu gelecek adına değil. Zaten var olan bir şey. Sistem kendini korumak istiyor. Değerleri bu zaten Batı’nın. Batı’yı Batı yapan değerler bu. Batı bu değerlere karşı olan, gittikçe ivme kazanan siyaseti bloke etmeye çalışıyor. Yani onu sınırlandırma, tabiri caizse anayasal sınırları içine çekilme gibi bir kavramı tartışıyoruz ya Türkiye’de, ABD’de mesela Başkanın ve yeni iktidarın bu sınırlar/prensipler içinde hareket etmesini sağlamaya çalışıyorlar. Bu değerler konusunda dik bir duruş sergiliyorlar. Diyorlar ki bu değerler, bizim toplumumuzun temel ilkeleridir, bunları aşamazsınız. Bunun mücadelesi veriliyor ABD’de, Avrupa’da. Ve bu konuda entelektüel güç bunun mücadelesini veriyor ve hukuk da buna katılmış durumda. Doğru bir şey yapılıyor yani.

S.AYHAN: Amerika’da yargıçların Trump’ın seyahat yasağı kararını durdurması Amerika demokrasisinin bir nevi ne kadar güçlü olduğunun bir göstergesiydi

İ.TATLIOĞLU: Yani evet. Hukukun güçlü olmadığı, yargının bağımsız olmadığı bir yer de devlet adına, toplum adına bir şeylerin konuşmanın manası yok. Başka her şey magazin olur.

S.AYHAN: Trump nasıl bir izlenim uyandırıyor?

İ.TATLIOĞLU: Bizde bir söz var: “Taç giyen baş, ağırlaşır” diye. Yani dışarısıyla makam arasında bir fark var.  Şimdi devlet adına hareket ediyorsunuz. Devlet adına hareket ettiğinizde o ağırlığı hissedersiniz. Tabi ki protest bir gelişme var. Yani “Make America Great Again”i kullanıyorsunuz ama söylemlerinizi devlet adına kullanıyorsunuz. Ben esasen şöyle düşünüyorum: Bir siyasetçi iktidara gelir gelmez söylemlerine sadık bir lider tipi uyandırmak ister. Bunun için iz bırakacak politikalar icra etmek ister. Trump mesela bazı atılımlar yaptı. Mesela, “Trans –Pasifik Ortaklığı”nı askıya aldığını Obama döneminde uygulanan sağlık politikalarını durdurduğunu, Meksika’ya duvar ördüğünü ve 7 ülke vatandaşlarına Amerika’ya giriş yasağını getirdi. Bunlar nihayetinde radikal politikalardı. Ve Trump’a yönelik nümayişler arttı. Trump bu kararlarıyla farklı olacağına yönelik işaretler verdi. Gelecekte farklı şeylerin yaşanacağı aşikâr. Ama bunun başladığı noktadan soğuyarak inkişaf edeceğini, gelişeceğini düşünüyorum. Sistem buna çok direnecek diye düşünüyorum.

 

S.AYHAN: AB nereye gidiyor? Dünyada toplumların bir kesimi küreselleşmeyi bir kayıp olarak görüyor. Avrupa nüfusu giderek yaşlanıyor.  Bir de ilginç bir gelişme görüyoruz. İngiltere AB’den  ayrılma kararı(Brexit)? İngiltere neden AB’den ayrılmak istedi?  İngiltere’nin  ayrılma kararı alması(Brexit) AB’yi nasıl etkileyecek. İngiltere’nin ayrılması, ekonomik gücüyle AB ülkeleri arasında ilk sırada yer alan Almanya’yı nasıl etkileyecek?  Sonuçta Almanya, AB’yi kuran ülkelerden biri.

İ.TATLIOĞLU: AB, başladığı yerden çok uzakta bir yere dönüştü. AB, ABD’ye rekabet etme amacıyla kuruldu. Ama şimdi, Trans-Pasifik Ortaklığı’yla Amerika’yla bir işbirliğine giriyor. Aradaki zaman AB’nin amaçlarını ortadan kaldırdı. Sadece kendi içerisinde daha güvenli, daha dengeli ülkeler grubu/bütünü oluşturuyor. İngiltere AB’ye başından beri özellikle Almanya’yla politik bir çatışma içindeydi. Bir de Fransa var. İngiltere 1980’lerden beri Avrupa Birleşik Devletleri( The United States Of Europe) fikrine karşı olmuştur. Ve buna ek olarak İngiltere AB’nin ortak para birliğinin de dışında. İngiltere’nin ekonomik yapısı da Avrupa’ya benzemiyor. Yani imalat sektörünün sürüklendiği bir yapısı yok İngiltere’nin. İngiltere daha ziyade ticaret ve finansın sürüklediği bir ekonomik yapıya sahip. Yani Avrupa’ya satacak veya Avrupa’dan alacak bir şeyi yok. Londra dünyanın en önemli finans merkezlerinden biri. Newyork ve Singapur’u düşünürsek Londra ilk üçte. Aynı zamanda Ortadoğu Arap sermayesinin özellikle park ettiği önemli bir alan Londra. Dünyada birçok alanda alım-satım yapılan bir merkez. Bunu AB çerçevesinde çok götürmez ama AB’den de ayrılmak istemiyor. İngiltere AB’de yarım-ortak üye gibi. Orada da yine yaşlı grup esas İngiltere’yi özlediklerini söylüyor. Bu yaşlı grup geçmişe özlem duyuyor. Bu nedir? Yani 70’lerdeki İngiltere’yi özlüyorlar. Almanlar da 70’lerdeki Almanya’yı özlüyor. Dünya da 70’lerdeki dünyayı özlüyor. Ama böyle bir dünya yok. Yani her yürüyüşün geldiği bir nokta var. Bugün sorunlarla mücadele içinde ülkeler. Özellikle sosyal sorunlar. Bunların en makro olanı nüfus sorunsalıdır. Dünya nüfusu, Avrupa nüfusu yaşlanıyor. Yani 42 yaş ortalaması olan bir AB var. Burada dinamizmden yoksun bir süreç var. Bunun yanında Almanya hegemonyası altında bir AB var. Neden Almanya hegemonyası? 80 milyonluk Almanya 1,5 milyarın üzerindeki Çin kadar üretime var, satışı var.  Dünyanın süper gücü ABD’ninki kadar ihracatı var. Yani yılda 280-300 milyar euroluk dış ticaret fazlası veren, 1 trilyon euronun üzerinde ihracatı olan bir ülke den bahsediyoruz. Bunu nüfus alanında da söyleyebiliriz. Almanya kendini vitrinde göstermeyen ama dünyada dünyada çok önemli siyasal güce sahip. Ama tek şeyi var o da vitrinde olmak istemiyor. Reel-politik bir oyuncu olarak karşımızda. Nüfus alanlarından ekonomik rantlar çıkaran bir ülke değil Almanya. Mesela, Almanya’nın Ortadoğu’yla ilgilenmesinin sebebi AB’nin güvenliğiyle alakalı ama Fransa’nın, İngiltere’nin Ortadoğu’yla ilgilenmesi daha ziyade ekonomik çıkarlarıyla ilgili. Bunun aksini söylemek mümkün değil. İngiltere’nin Brexit kararı, AB’yi çok büyük bir sıkıntı içine sokmaz ama Avrupa Birliği’ni biraz da Almanya devleti haline getirir. AB ciddi küresel güç olmaktan çıkar ama Almanya bu süreci yürütür diye düşünüyorum ben. O da büyük Avrupa ideallerinden ziyade kendi içerisinde belli bir refah seviyesini yürütme mücadelesi veren Almanya haline dönüşür diye düşünüyorum. Özellikle tabi onun zayıf kanatları var. Akdeniz kanadı: İtalya, İspanya, Yunanistan. Özellikle AB kendi içindeki ekonomik sorunları çözerse varlığını uzun süre koruyacağını düşünüyorum. Brexit’in Avrupa’ya ekonomik anlamda ciddi bir darbe vuracağını düşünmüyorum. Zaten İngiltere AB’ye ciddi bir siyasal güç katmıyor. Daha ziyade İngiltere’yi ABD’nin müttefiki olarak biliyoruz.

 untitled6S.AYHAN: İngiltere neden ayrılma kararı aldı hocam.  AB’yle hangi sorunları yaşıyordu İngiltere?

İ.TATLIOĞLU: Şöyle başladı esasında. AB bütçesinin tarım ülkelerini destekleyen bir yapısı var. Dolayısıyla AB, tarım sektörünün zayıf olduğu ülkeleri finanse ediyor. Bazı ülkelere, mesela İtalya’ya, İspanya’ya destek veriyor. İngiltere bu duruma itiraz etti. Bu bütçe paylaşımın doğru olmadığını ve bu maliyete katlanamayacağını dair bir deklarasyonu var İngiltere’nin. Sonra Almanya bu konuda görüşülebileceğini, bir düzeltme yapılabileceğini söyledi. Bununla beraber tartışmalar başladı. İngiltere’de de esas İngiltere’yi koruma güdüsü hasıl oldu. Göçmen politikalarının ciddi bir kaygı uyandırması, AB’nin göçmen politikalarından dolayı ortaya çıkan maliyetleri üstlenmek istememesi Brexit’in önemli gerekçelerini teşkil ediyor. İngiltere kendini muhafaza etmenin peşinde. Şimdi Batı’da, gelişmiş ülkelerde sakin bir liman arayışı var. İngiltere’de tıpkı Amerika’da olduğu gibi yaş ortalaması yüksek seçmenin endişesi var. Özellikle de beyaz İngilizler bunlar. Sakin limana park edelim diyorlar. Aman yeni bir şey isteyelim de mevcudu da koruyalım diyorlar.

S.AYHAN: Hocam eğer ABD hem iç hem dış siyasette otoriterleşirse ve Avrupa’da aşırı sağ iktidara gelirse kanaatimce dünya siyasetini zor günler bekleyecek. Bir de Avrupa’nın küresel dünyadaki gücü azalmış durumda. Yükselen güçleri görüyoruz. Mesela Çin’i, Hindistan’ı duyuyoruz. Zenginlik farklı bir coğrafyaya mı kayıyor?  Gelecek adına ümitvar mısınız? Nasıl bir dünyayla karşılacağız gelecekte?

İ.TATLIOĞLU: Bunu uzun süredir söylüyorum. 15 yıldır söylüyorum. Eğer zenginlik Doğu’ya kayarsa-ki şu anda eğilim bu yönde- Avrupa bundan sonra eski refah seviyesini görmeyebilir. Avrupa, sosyal yapısında ciddi değişikliklere gitmek zorunda. Mesela aile yapısını değiştirmek, büyük aileye geçme yönünde aile politikalarını icra etmek durumunda. Çok ciddi radikal sosyal politikaların uygulanması lazım. Ben AB’nin giderek Almanya merkezli bir tarafa kayacağını, euronun marka dönüşeceğini öngörüyorum. Fransa’nın geleceği konusunda ise karamsarım. Çünkü aşırı sağın Fransa’da iktidara gelme durumu var. Aslında bu kıta Avrupa’sında müşahade ettiğimiz bir olgu. AB ile Fransa arasında sorunlar ortaya çıkabilir. AB, bütün olarak dünyadaki ağırlığını kaybedebilir. Mesela baktığımızda dünyadaki önemli ekonomik kuruluşlarda, örneğin, G-7’de 4 Avrupa ülkesi var. Gelecek yılda bu teke inebilir. Sadece Almanya kalacak. Çünkü ciddi sinyaller veren bir Avrupa ekonomisi var. İngiltere bundan korunma adına Brexit’ten yana oldu. Kendimizi koruyalım düşüncesi galebe çaldı İngiltere’de. Avrupa tüm bu olanlardan sonra bir dengeyi bulacaktır düşüncesindeyim. Bu dengede, eski gücünden uzakta bir Avrupa’yı göreceğiz. Bu kaçınılmaz bir şey. Çünkü zenginlik kayıyor. Zenginliğin kaydığı yer medeniyetlerin ortaya çıktığı topraklar. Çin’e, Hindistan’a baktığımızda 1800’lere kadar bir ekonomik tarihlerinin olduğunu görüyoruz. Asya ve uzak doğu ülkeleri, Avrupa ülkeleri gibi 1500’lerden sonra medeniyeti yeni yakalamış değil. Dünyanın merkezi buralara doğru kayıyor. Pasifiğe. Böyle bir dünyayı göreceğiz. Ve artık eskiden sürekli konuştuğumuz Amerika’yı, Avrupa’yı konuşmuyor olacağız. Yeni bir dünya realitesi var karşımızda. Ve bu dünyanın felsefesi dünyaya çok acımasız bakmayacak.

S.AYHAN: Hocam bize zaman ayırdığınız için müteşekkirim. Çok sağolun.

İ.TATLIOĞLU: Ben de teşekkür ediyorum Suat. Başarılar diliyorum.

Suat AYHANuntitled7

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir