Prof. Dr. Kamuran REÇBER’le Son Dönem AB-Türkiye İlişkilerini ve Geleceğini Konuştuk

Röportaj: Suat AYHAN

 

Son zamanlarda Avrupa’da bir şeyler oluyor. Aşırı sağ Avrupa’da yükselişe geçiyor. Mülteci meselesinin çözümü henüz gerçekleşmemiş durumda. Türkiye ile AB arasında konsensus bir türlü sağlanmıyor. Türkiye-AB gerginliğinin dozu son zamanlarda şedit bir şekilde artmakta. AB’siz bir Türkiye yoluna devam eder mi?  İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı İngiltere için olumlu bir karar mıydı? 

Tüm bu konuları Fransa’nın devlet üniversitelerinden biri olan Nice Üniversitesi’nde doktorasını yapan, Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde “Devletler Hukuku Anabilim Dalı’nda dersler veren, “Avrupa Birliği” ve “Uluslararası Hukuk” alanında akademik  çalışmaları olan Sn. Prof. Dr. Kamuran Reçber’e sorduk.  

Ayhan: Hocam ilk olarak şu soruyla girizgâh yapalım: Türkiye-AB ilişkileri nereye gidiyor? Son dönemde yaşanan gerginlik, tarafların karşılıklı eleştirilerini nasıl okumamız lazım?

Prof. Reçber:  Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin dayanağını 01.12.1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşması oluşturmaktadır. Bu Anlaşma ile taraflar arasında Avrupa Birliği’nin Kurucu Andlaşmaları’nda da düzenlenen bazı alanlarda ortaklık ilişkisi kurulmuştur. Bu anlamda bir yandan Avrupa Birliği ile ortaklık ilişkimiz devam ederken (örneğin gümrük birliği vb.) diğer yandan bu örgüte tam üyeliğimizi hedefleyen tam üyelik müzakere süreci sürdürülmektedir. Ancak, tarafların son dönemde takındıkları olumsuz tutumlar nedeniyle tam üyelik müzakere süreci çok yavaş ilerlemektedir. Özellikle, Suriye’deki olayların ve bu olayların yarattığı göç hareketi Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkileri olumsuz yönde etkilemiştir. Bu konuda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç hukuku itibarıyla reform çalışmalarını yavaşlatması da etkileyici olmuştur.

Ayhan: Suriye krizi ve onun neticesinde ortaya çıkan mülteci meselesi Türkiye ve AB arasında bir sorun olarak devam ediyor. Bir konsensüs oluşmamış durumda. Örneğin Türkiye’nin eleştirisi vaatlerin yerine getirilmeyişi yönünde. Şunu soralım: Türkiye’nin mülteci meselesi karşısında vermiş olduğu sınavı nasıl? AB’nin mülteci politikası neden tenkit ediliyor?

Prof. Reçber:  Suriye’deki iç çatışmalar ve peşinden gerçekleşen iç savaş nedeniyle bu devletin ülkesinde bulunan kişiler can güvenliklerini sağlamak amacıyla komşu devletlerin ülkelerine gitmeye başlamışlardır. Bu anlamda Türkiye’ye başlayan göç akını karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devleti soruna yönelik duyarlı davranmış ve yaklaşık üç milyona yakın Suriye Devleti vatandaşını ülkesine kabul etmiştir. Bu kişiler Türkiye’de sığınmacı ve gerekli koşulların sağlanmasını takiben mülteci kabul edilmemektedir. Zira Türkiye Cumhuriyeti Devleti Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi [1]  ve özellikle bu Sözleşmenin uygulanmasını sağlayan Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1967 tarihli Protokol gereğince, coğrafi sınırlama anlamında ülkesinin doğusundan gelecekleri mülteci olarak kabul etmeyeceğine dair ihtirazı kayıt koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu kişileri Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile bu kanuna dayalı olarak tesis edilen yönetmelik çerçevesinde değerlendirmeye almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu kişileri koşulları oldukça kolaylaştırarak ülkesine kabul ederken Avrupa Birliği üyesi devletler ise bu konuda oldukça kısıtlayıcı nitelikte şartlar öne sürmüşlerdir. Hatta Türkiye ile Avrupa Birliği arasında benimsenen mutabakat gereğince bu kişilerin Türkiye’de tutulmalarına karşılık, Avrupa Birliği’nin Türkiye Cumhuriyeti Devletine üç milyar Euro tutarında bir mali yardım yapılması öngörülmüştür. Ancak bu konuda Avrupa Birliği üzerine düşen yükümlülüğü veya yükümlülükleri yerine getirmemiştir.

Ayhan: Mülteci meselesi bugün halen çözüme kavuşturulmuş değil. AB’nin mülteciler karşısında verdiği sınav kanaatimce başarılı değil. Bunu siz de vurguladınız. AB’nin mültecilere kapısını tam anlamıyla açmaması, göçmen karşıtı bir kamuoyunun Avrupa’nın genelinde oluşması AB’nin göçmenlere yönelik politikasına tesir etti mi? Ayrıca son dönem Avrupa’da revaçta olan, yükselen aşırı sağ partiler var. Aşırı sağ partilerin  Avrupa’da göçmen ve yabancı karşıtı bir politikaları var. Ve bu politikalar halk tarafından destekleniyor. Avrupa siyasetinde böyle bir ambiyans oluşmuşken AB mülteci meselesinde ne kertede başarılı olur? Nihayetinde AB ülkeleri bu realiteyle karşı karşıya ve kendi kamuoyundan bağımsız hareket etmesi mümkün görünmüyor. AB, kıtada artan “sağ” dalganın tesiri altında kalabilir gelecek yıllarda. Bu durum AB’nin mültecilere yönelik politikalarına etki edebilir.

Prof. Reçber: Avrupa Birliği üyesi devletlerin ülkelerinde ikamet eden veya ikametgah sahibi olan kişilerin son zamanlarda yabancı karşıtı görüşlerinde veya düşüncelerinde artış olduğu doğrudur. Bu durum aslında bu devletlerin ülkelerinde artan işsizlikle, ekonomik ve sosyal sorunlarla doğrudan ilintilidir. Bu anlamda Avrupa Birliği üyesi devletler, ülkelerine dışarıdan gelecek kişilere ilişkin sıkı önlemler almaktadır. Hatta, Suriye Devleti vatandaşlarının mümkün olduğunca Türkiye’de tutulması hususunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ikna etmek için büyük çaba harcamaktadırlar. Böylece bu devletler, sorunun kendi ülkelerinin dışında bırakılarak gerek kamuoyunun tepkisini önlemeyi ve ülkelerinde oluşabilecek ekonomik, sosyal, kültürel, eğitsel, sağlık gibi problemleri de engellemeyi amaçlamaktadır. Ancak, Suriye’deki çatışmaların oluşumuna Türkiye Cumhuriyeti Devleti sebep olmadığına ve göçmen sorununa yol açmadığına göre bu soruna yol açan özellikle “büyük güç” olarak nitelendirilen devletlerin sorumluluk üstlenmesi gerekmektedir. Sorunun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ihale edilmesi ve sorunun üstesinden gelinmesi konusunda ekonomik yardımın bile yapılmaması son derece düşündürücüdür. Normal şartlarda, Suriye’den gelen kişilerin kamplarda tutulması ve bu kamplardaki kişilere Birleşmiş Milletler mevzuatı da dikkate alınarak ekonomik, sosyal, sağlık, eğitim gibi hususlarda yardım yapılması gerekirdi.

Ayhan: Öyleyse Türkiye’nin mülteci meselesinde AB’ye olan tepkisini meşru olarak düşünebiliriz. Kanaatimce, Suriye Krizi çözüme kavuşturulmadığı sürece genel anlamda  “Ortadoğu”  Avrupa’yı tedirgin edecek. Ortadoğu, sürekli Avrupa’nın kapısında olacak.  Bir başka konuya geçelim hocam. O da son dönem artan AB-Türkiye gerginliği. Gerginliğin boyutu göçmenlik, mülteci meselesinden ziyade daha çok Türkiye’nin iç siyasetiyle ilgili. Son dönem Batı medyasında Türkiye aleyhine haberler, yorumlar okuyoruz. AB’nin Türkiye’ye olan reaksiyonu bir Ortadoğu ülkesi olarak Türkiye’yi  bir politika değişikliğine iter mi? Türkiye AB’yle olan ilişkilerini kesebilir mi? Türkiye’yi AB’nin Ortadoğu’ya açılan kapısı olarak düşünürsek AB’nin Ortadoğu politikalarında Türkiye’ye angaje olması AB için zaruri değil mi? 

Prof. Reçber: Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi dışlayacak şekilde bir uygulamaya geçeceği görüşüne katılmıyorum. Zira Avrupa Birliği üyesi devletlerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile yoğun ticari ilişkileri bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği gerçekleşmese bile ortaklık mevzuatı kapsamında ilişkiler devam edecektir.Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, bir yandan ortaklık mevzuatı, diğer yandan AB ile katılım ortaklığı kapsamında tam üyelik hedefine yönelik ilişkileri düşünüldüğünde, tam üyeliğin gerçekleşmesi salt Türkiye’nin yükümlülüklerini yerine getirmesi ile sağlanamaz. Bu konuda, Avrupa Birliği’nin de olumlu bir yaklaşım içerisinde olması gerekmektedir. Avrupa Birliği’nin yetkili kurumları aracılığıyla Türkiye için benimsediği Tam Üyelik Müzakere Çerçeve Belgesi bir iyi niyet girişimi olarak değerlendirilse bile, bu Belgenin içerisinde yer alan düzenlemelerin önemli bir kısmının problem yaratıcı nitelikte olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Son zamanlarda müzakere sürecinin askıya alınması konusunda Avrupa Birliği tarafından çeşitli açıklamalar yapılmaktadır. Müzakere sürecinin sekteye uğraması veya olumlu bir sonucun alınmaması halinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin muasır medeniyet seviyesine ulaşmak için ulusal düzeyde reformları sürdürmeye devam etmesi gerekir. Aslında, bu reformların Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından şimdiye kadar gerçekleştirilmesi gerekirdi. Ancak kamuoyunda, bu reformların sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Avrupa Birliği’ne üye olması için yapıldığı şeklinde bir izlenim veya düşünce oluşmaktadır. Oysa ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesinde yaşayan kişilerin insan haklarını ve temel özgürlüklerini, hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi hak ettikleri gerekçesiyle bu reformların yapılması, temel bir amaç olmalıydı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda, Avrupa Birliği henüz tesis edilmemişti. Bu nedenle, Avrupa Birliği olmadan da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığını sürdüreceğine şüphe yoktur.

Ayhan: AB ile dönem dönem gerginlik yaşasak da AB’yi Türkiye’de demokrasinin kurumsallaşması bağlamında bir kazanım olarak görüyorum. Oldukça heterojen bir demografiye sahip;  çok kültürlü, çok sesli bir toplum olan Türkiye’nin bir barış projesi olarak düşünülen AB’den ayrı kalması, Türkiye’nin sosyo-kültürel yönden gelişimini olumsuz etkilemez mi? Elbette, AB’yi, bazı konularda, aldığı bazı kararlarda pir ü pak göremeyiz. Kendi benimsemiş olduğu evrensel değerlere mugayir/aykırı  bazen tutum sergilediğini görüyoruz.  Her ne kadar AB, “bizim dünyamızın” dışında olsa da AB’yi Türkiye olarak nasıl görmeliyiz? AB’den Türkiye olarak neyi anlamalıyız?

Prof. Reçber: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Avrupa Birliği’ne üye olması arzulanan bir durumdur. Tam üyelik müzakerelerinin askıya alınması veya tamamen durdurulması Türkiye Cumhuriyeti Devleti ülkesindeki reform hareketlerini sekteye uğratması düşünülmektedir. Oysa ki yukarıda belirttiğimiz gibi, gelişmiş bir devlet yapısına sahip olmak salt Avrupa Birliği üyeliğine indirgenmemelidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesinde yaşayan herkesin demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, temel hak ve özgürlükleri hak ettiği gerekçesiyle reform çalışmalarına devam edilmesi son derece önemlidir. Sorunun ikinci kısmına gelince, kabul etmemiz gerekir ki Avrupa Birliği özellikle Kurucu Andlaşması’nın 2. Md.’sinde benimsediği değerler (azınlıklara ait olan kişisel haklar dâhil olmak üzere, insan haklarına saygı, hukuk devleti, eşitlik, demokrasi, özgürlük, insan onuruna saygı değerleri üzerine kurulmuştur. Bu değerler, kadınlar ve erkekler arasında eşitlik, adalet, hoşgörü, ayrım gözetmeme ve çoğulculuk vb.)itibarıyla bize göre oldukça ileridedir. Bu değerleri teoride değil uygulamada da başarılı bir şekilde tatbik ettiğimiz takdirde bahsettiğimiz bu gelişmiş aşamaya gelebiliriz.

Ayhan: Son olarak şunları sormak isterim: AB bir meşruiyet krizi mi yaşıyor?  İngiltere’nin AB’den ayrılmasını nasıl görüyorsunuz? Bu karar İngiltere’nin ekonomisini olumsuz yönde etkiler mi?

Prof. Reçber:  Asıl adı Birleşik Krallık olan İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çekilmek için ülkesinde referandum düzenlemesini sürpriz olarak değerlendirmemek gerekir. Zira, İngiltere daha önceden uluslarüstü/süpranasyonel yetkilerle donatılmış bir yapının içerisinde yer almayacağını deklare etmiştir. Bu anlamda, Avrupa Birliği’nin ilk aşamalarından birisi olan Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’na katılmayı benimsememiştir. İngiltere 1973 yılından itibaren Avrupa Topluluklarının üyesi olmuş ve daha sonra Avrupa Birliği’ne dönüşen yapıda para birliği, schengen müktesebatı (vize, göç, iltica vb.), ortak dış politika, savunma, güvenlik gibi alanlara ilişkin sistemin dışında kalmayı tercih etmiştir. Böyle bir durumda İngiltere’nin Avrupa Birliği ile çekilme andlaşması akdedip ayrılması mümkün olabilir. İngiltere henüz bu konuda çekilme başvurusunu yapmadığını da hatırlatmak gerekir. Avrupa Birliği’nin belirli alanlarda entegrasyonu sağlayarak uluslarüstü bir yapıya sahip olduğu düşünülecek olursa, bu örgütün kolaylıkla dağılabileceği iddia edilemez. Ancak, uluslararası hukuk sistemi içerisinde uluslararası hukuk kişiliği (devletler, uluslararası örgütler gibi) nasıl oluştuysa yıkılmaları veya ortadan kalmaları da her zaman için mümkündür. Bana göre İngiltere Avrupa Birliği’nden ayrılsa bile, Avrupa Birliği varlığını sürdürecektir. Kaldı ki İngiltere’nin de Avrupa Birliği’nden ayrılması halinde ekonomik anlamda problemler yaşaması olasıdır. Zira, İngiltere’nin Avrupa Birliği üyesi olması nedeniyle belirli alanlarda gümrük vergileri sıfırlanmıştır. İngiltere’nin Avrupa Birliği üyeliğinin sona ermesi halinde bu alanlardaki gümrük oranlarının tekrar uygulanması nedeniyle İngiltere’nin Avrupa Birliği üyesi devletlerin ülkelerine göndereceği malların gümrük oranlarına göre işleme tâbi tutulması durumunda İngiltere ekonomik açıdan olumsuz yönde etkilenecektir.

Ayhan: Hocam röportajımıza iştirak ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Akademik hayatınızda başarılar diliyorum.

(1) Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme, BM Genel Kurulu’nun 14.12.1950 tarih ve 429 (V) sayılı kararıyla toplanan konferansta kabul edilmiş, 28.07.1951 tarihinde Cenevre’de imzalanmış ve Sözleşmenin 43. Md.’sine uygun olarak 22.04.1954 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Sözleşmeyi 24.08.1951 tarihinde imzalamış ve 29.08.1961 tarihinde ihtirazı kayıtla onaylamıştır. 359 sayılı uygun bulma kanunu 05.09.1961 tarih ve 10898 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Türkiye’nin ihtirazı kaydı şöyledir: “Bu Sözleşmenin hiçbir hükmü, mülteciye Türkiye’de Türk uyruklu kimselerin haklarından fazlasını sağladığı şeklinde yorumlanamaz”.

Suat AYHAN15033686_1725708614419165_1620512721_n