Uluslararası Mülteci Krizi’nin Dünü, Bugünü ve Geleceği

Nilfem BAYKAN’ın Analizi

 

27 Şubat tarihinde yaşanan İdlib krizi sonrasında Türkiye, Avrupa’ya sınır kapılarını açtı. Türkiye’de bulunan mülteciler Avrupa’ya ulaşma umudu ile sınır kapılarına yönelmeye başladılar.  Mültecilerin sınır bölgelerine götürülmesi konusunda mülteci dernekleri ve uluslararası örgütlerin yanı sıra Türkiye’nin kolluk kuvvetleri de aktif rol oynamaktadır.

 

Mülteci sorunu, Türkiye ve Rusya’nın Suriye’de aktif rol alması sebebi ile bir yandan hem Türkiye hem de Rusya arasındaki ilişkilerden etkilenirken, diğer yandan ise mültecilerin Avrupa’ya ulaşmak istemesi nedeni ile Avrupa Birliği’ni de etkilemekte ve bu nedenle durum, uluslararası bir kriz halini almaktadır.

 

Bu yazının amacı, tarihsel süreç içerisinde mülteciler ile ilgili gelişmeleri inceleyerek günümüzde yaşanan gelişmeleri daha detaylı analiz edebilmektir. Bu nedenle kronolojik olarak, konu ile ilgili ulusal ve uluslararası anlaşmalar incelenmekle birlikte, raporlara ve son olarak da yoruma yer verilecektir.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi

Madde 1: “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.” [1]

10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi her ne kadar tüm insanların eşitliğini vurguluyor olsa da ne yazık ki durumun pratikte bu şekilde olmadığı herkes tarafından bilinen bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır.

 

Bildirgenin 14. maddesi; herkese sürekli baskı altında tutulduğunda, başka ülkelere sığınma ve kabul edilme hakkını tanımlamakta fakat bildirgenin hukuki bir bağlayıcılığının bulunmaması nedeni ile bu madde de kolaylıkla suistimal edilebilmektedir. Mülteciler ile ilgili ilk görüşmeler, I. Dünya Savaşı’nın ardından birbirini takip eden mülteci dalgalarıyla başa çıkmak için Milletler Cemiyeti’ne dayansa da, II. Dünya Savaşı’ndan sonra halen kontrol altına alınamamış olan mülteci trafiği ile ilgili ilk düzenleme 1951 yılında imzalanan Cenevre Sözleşmesi’nde geçmektedir. [2]

 

Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme: Cenevre Sözleşmesi 1951

Cenevre Sözleşmesi’nde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni temel alarak “5 nedenli” bir mülteci tanımı yapılmıştır. Mültecilerin hakları ve yükümlülüklerini de detaylı olarak tanımlayan sözleşmenin temel amacı, herhangi bir çatışma halinde sivillerin ve savaş esirlerinin korunmasını sağlamaktadır.

 

“1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ilkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahsa uygulanacaktır. Birden fazla tabiiyeti olan bir kişi hakkındaki “vatandaşı olduğu ülke” ifadesi, tabiiyetini haiz olduğu  ̧ülkelerden her birini kasteder ve bir kişi, haklı bir sebebe dayalı bir korku olmaksızın, vatandaşı olduğu ülkelerden birinin korumasından yararlanmıyorsa, vatandaşı olduğu ülkenin korumasından mahrum sayılmayacaktır.” [3]

 

I.Bölümde geçen bu maddede ilk göze çarpan detay, tanımın yalnızca 1951 yılından önce meydana gelen olayları ve dolayısıyla bu süreç içerisinde zulme maruz kalmış kişileri kapsıyor olmasıdır. Tanım itibari ile sözleşme her ne kadar örnek teşkil etmekte ise de tarih bakımından kısıtlı bir kapsamının olması nedeni ile eksik kalmaktadır. Nitekim, kişiler bu sebeplerden dolayı yalnızca belirli zaman dilimlerinde ya da kriz durumlarında değil, her zaman zulme maruz kalabilmektedirler. Bundan da fazlası, değişen dünya düzeni içerisinde tüm bunlardan farklı sebeplerden dolayı da başka bir ülkeye sığınmak isteyebilmektedirler. Örnek vermek gerekirse; doğal afet, salgın, iklim krizi ve benzeri durumlarda kişilerin mensubu oldukları ülkeler yeterli önlemleri almıyor/ alamıyorlarsa bu kişiler de çareyi başka bir ülkeye gitmekte arayabilmektedirler.

 

1951 yılından sonra devam etmekte olan mülteci sorunu Birleşmiş Milletler’i daha kapsamlı bir sözleşme sürecine götürmüş ve bu doğrultuda da 1967 yılında New York Protokolü imzalanmıştır.[4]

 

New York Protokolü 1967

New York Protokolü’nün en önemli detayı Cenevre Sözleşmesi’nde yer alan “1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar sonucunda” ve “söz konusu olaylar sonucunda” ifadelerinin çıkarılmasıdır. Protokol, sözleşmeye bağlı kalmakla birlikte bahsi geçen “kısıtlı” tanımları çıkararak günümüzdeki halini almıştır. Diğer bir önemli ayrıntı ise protokolün coğrafi sınırlama olmaksızın yapılması  üzerinedir. Çünkü Cenevre Sözleşmesi’nde bu husus, yalnızca Avrupa ülkelerindeki kişileri kapsıyor, bu da farklı kıtalarda zulme uğrayan kişilerin “mülteci” statüsüne girememesine sebebiyet  vermekteydi.

 

Taraf devletlerin protokolü uygulama esasları ve buna ilişkin yürürlüğe koyacakları yasaları ise Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne bildirmeleri gerekmektedir. Uygulamada herhangi bir uyuşmazlık olması durumunda ise konu Uluslararası Adalet Divanı’na götürülmektedir. [5] Fakat sistem, işleyiş bakımından oldukça problemli  bir haldedir. Buradaki problem uluslararası hukukun sujelerinden, yani devletlerin iradesinden  kaynaklanmaktadır. Daha açık bir ifade ile, devletlerin ancak karşılıklı rızası ve inisiyatifleri doğrultusunda uluslararası hukuk devreye girmektedir. Buna istinaden, mevcut politik çıkarları göz önünde bulundurduğumuzda ise devletlerin böyle bir konuda ortaklaşabilmeleri pek mümkün görünmemektedir.

 

Ayrıca New York Protokolü’ne göre, taraf devletler “herhangi bir zamanda” taraf olmaktan cayma hakkına sahiptirler.[6] Buradaki tek bağlayıcılık ise cayma hakkının, Birleşmiş Milletler’e bildirilmesinden 1 yıl sonra yürürlüğe girecek olmasıdır. Ancak bu durumun da herhangi bir somut yaptırımı bulunmamaktadır. Hızla değişen dünya düzeni ve devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri nedeni ile, belki de sözleşmelere en fazla ihtiyaç duyulan zamanlarda bile, devletler kendilerini bu protokolün dışarısında konumlandıracak şekilde aksiyon alabilmektedirler.

 

 

Suriye Vatandaşlarının Statüsü

Türkiye’deki Suriyeliler, mülteci statüsünde değil, “geçici koruma” altında değerlendirilmektedirler. Bunun nedeni ise Türkiye’nin Cenevre Sözleşmesi’ni 3 kısıtlama ile imzalamış olmasıdır. Bu kısıtlamalar:

 

1- Zaman Kısıtlaması: Sadece 1951 yılından evvel meydana gelen olaylar neticesinde sığınma talebinde bulunan kişilerin mülteci statüsünde nitelendirilmesi,

 

2-Coğrafi Kısıtlama: Yalnızca “Avrupa” ülkesi vatandaşı olup, sığınma talebinde bulunanların mülteci olarak nitelendirilmesi,

 

3-Karşılaştırmalı Hak Kısıtlaması: “Bu sözleşmenin hiçbir hükmü, mülteciye Türkiye’de Türk uyruklu kimselerin haklarından fazlasını sağladığı şeklinde yorumlanamaz” [7]

 

1967’de imzalanan ek protokol ile Türkiye zaman kısıtlamasını kaldırmış olsa da özellikle coğrafi kısıtlamayı kaldırmamış olması, Avrupa sınırları dışından gelip Türkiye Cumhuriyeti’nden sığınma talep eden kişilerin “mülteci statüsü” alamamalarına sebep olmaktadır. Bu da mülteciler için belirlenen pek çok haktan yararlanamamaları anlamına gelmektedir. Nitekim, zaman içerisinde sözleşmeye taraf devletler, coğrafi kısıtlamalardan vazgeçerken, bugün yalnızca Madagaskar, Kongo, Monako ve Türkiye coğrafi kısıtlamayı devam ettiren ülkeler arasında bulunmaktadırlar.

 

Kaynak: UNCHR Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü Türkiye İstatistikleri

( https://www.unhcr.org/tr/unhcr-turkiye-istatistikleri )

2019 Kasım ayı sonunda UNCHR’nin (Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü) yayımladığı Türkiye istatistiklerine göre; Türkiye’de 3.6 Milyon Suriye, 170.000 Afgan, 142.000 Irak, 39.000 İran, 5.700 Somali ve 11.700 diğer uyruklu vatandaş bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler’e göre bu oranlar ile birlikte Türkiye, dünyada en fazla sayıda mülteciye ev sahipliği yapan ülke olarak nitelendirilmekte olsa da yukarıda belirtilen sebeplerden dolayı aslında bu kişiler mülteci statüsünde bulunmamaktadırlar. Türkiye’den Avrupa’ya gitmek istemelerinin sebebi de zaten Türkiye’de bu statüye sahil olmamalarıdır.

 

2011 yılında üst seviyeye ulaşan göç dalgası sebebi ile Türkiye 2013 yılında Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nu yürürlüğe koymuştur. Kanun kapsamında genel olarak, mülteci tanımının yanı sıra, “geçici koruma” , “şartlı mülteci” ve “ikincil koruma” adı altında üç hukuki statü ve bu statünün esasları ele alınmıştır. [8]

 

Geçici Koruma:

 

Kaynak: T.C İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü

(https://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638)

 

1- “Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen yabancılara geçici koruma sağlanabilir. “

2- “Bu kişilerin Türkiye’ye kabulü, Türkiye’de kalışı, hak ve yükümlülükleri, Türkiye’den çıkışlarında yapılacak işlemler, kitlesel hareketlere karşı alınacak tedbirlerle ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlar arasındaki iş birliği ve koordinasyon, merkez ve taşrada görev alacak kurum ve kuruluşların görev ve yetkilerinin belirlenmesi, Cumhurbaşkanı tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.”

 

Şartlı Mülteci:

“Avrupa ülkeleri dışında meydana gelen olaylar sebebiyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancıya veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişiye statü belirleme işlemleri sonrasında şartlı mülteci statüsü verilir. Üçüncü ülkeye yerleştirilinceye kadar, şartlı mültecinin Türkiye’de kalmasına izin verilir.”

 

İkincil Koruma:

“Mülteci veya şartlı mülteci olarak nitelendirilemeyen, ancak menşe ülkesine veya ikamet ülkesine geri gönderildiği takdirde;

      a) Ölüm cezasına mahkûm olacak veya ölüm cezası infaz edilecek,

      b) İşkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacak

      c) Uluslararası veya ülke genelindeki silahlı çatışma durumlarında, ayrım gözetmeyen

şiddet hareketleri nedeniyle şahsına yönelik ciddi tehditle karşılaşacak,

olması nedeniyle menşe ülkesinin veya ikamet ülkesinin korumasından yararlanamayan

veya söz konusu tehdit nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancı ya da vatansız kişiye, statü belirleme işlemleri sonrasında ikincil koruma statüsü verilir.”

 

 Suriyeliler Neden Türkiye’den Avrupa’ya Geçiş Yapmak İstiyor?

 

Türkiye’de ikamet eden Suriye uyruklu kişilerin amaçları, yaygın düşünülenin aksine Türkiye’ye yerleşmek değil, Avrupa’ya geçmektir. Çünkü Avrupa’ya geçiş yapabilmeleri sonucunda “mülteci” statüsünün getirdiği hukuki haklardan yararlanabilmektedirler.

Mülteci statüsünde olmayan Suriye uyruklu kişiler Türkiye’de barınma hakkı, çalışma izni ve sağlık imkanlarından yararlanamamakta veya çok kısıtlı yararlanabilmektedirler.

 

 

Kaynak: T.C İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü

(https://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638)

Yukarıdaki grafikte görüleceği üzere, geçici barınma merkezlerinde kalan Suriye uyruklu kişilerin oranı %1,7’dir. Geriye kalan %98,3’lük dilim ise temel insani ihtiyaç olan barınmadan yararlanamamaktadırlar. Devletin sağladığı geçici barınma merkezleri dışında konaklamak isteyenler için ise ev sahipleri tarafından, Suriye uyruklu olmaları nedeni ile ya evler onlara hiç kiralanmamakta ya da yüksek kira bedeli ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Çalışma izinlerinin de oldukça zor verilmesi nedeni ile Suriyelilerin yüksek kira bedellerini karşılaması mümkün olmamaktadır.

 

Geçici koruma sağlanan Suriye uyruklular, ancak geçici koruma kimlik belgesinin düzenlendiği tarihten 6 ay sonra çalışma izni veya çalışma izni muafiyeti almak için başvuruda bulunabilmektedirler. [9]

 

 

 

 

Yıllara Göre Türkiye’de Çalışma İzni Verilen Suriyelilerin Sayısı

Kaynak: Mülteciler Derneği

(https://multeciler.org.tr/turkiyede-calisma-izni-verilen-suriyeli-sayisi/)

 

Yukarıdaki grafikte kırmızı ile gösterilen sütunlar yıllara göre Türkiye’de çalışma izni alan Suriyelilerin sayısını, mavi sütunlar ise toplam yabancı uyrukluların sayısını göstermektedir.  Çalışma izni alma oranları yıllara göre artış göstermiş olsa da, 2018 yılı verilerine göre yalnızca 34.573 Suriyeli çalışma izninden yararlanabilmektedir. Türkiye’de milyonlarca Suriyelinin bulunduğu göz önüne alındığında ise bu oran oldukça düşük kalmaktadır. Bunun en büyük nedenlerinden biri ise çalışma izni almanın çeşitli zorluklarının bulunmasıdır. Yönetmeliğe göre çalışma izni alınması için işverenin başvuruda bulunması, bunun için de işverenin hem başvuru ücreti ödemesi, hem de belirli şartları sağlıyor olması gerekmektedir. Örneğin; Geçici Koruma Kartı (GKK) sahibi bir Suriyeli işçi çalıştırmak için SGK’ya kayıtlı en az 1, fabrikalarda ihtiyaç olması halinde ise, çalışacak her bir Suriyeli için en az 10 Türk personel olması gerekmektedir. Ayrıca çalışacak Suriyeli sayısı toplam istihdamın %10’undan fazla olamamaktadır. Sürecin zorluğu nedeni ile çalışma izni alamayan Suriyeliler ise çok büyük bir oranda kayıtsız olarak çalışmaktadırlar. Kayıtsız çalışanın, işvereni ihbar etmesi durumunda ise idari para cezası yalnızca işverene değil, aynı zamanda kayıtsız olarak çalışan kişiye de kesilmekte, bu da ihbar mekanizmasının önüne geçmektedir. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda ise kayıtsız çalışmak, hem düşük ücret hem de iş güvenliği ve sigorta konularında Suriyeliler için oldukça olumsuz etkiler yaratmaktadır. Hali hazırda barınma hakkı bulunmayan Suriyeliler, çalışma izninden de yararlanamıyor oldukları için kira ödeme zorluklarının yanı sıra, beslenme gibi temel insani ihtiyaçlarını karşılamaktan da büyük oranda yoksun kalmaktadırlar.

 

Bunların yanı sıra Suriyeliler için uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından yapılan yardımlar  da bulunmakta, ancak bu yardımlar da yaşam kalitelerinin ortalama bir seviyede olması için yeterli nitelikte olmamaktadır.

 

2015 tarihinde Avrupa Konseyi tarafından Türkiye’deki Mülteciler için Mali Yardım Programı (FRİT) oluşturuldu. Bu fon programına göre Avrupa Birliği, mülteciler için Türkiye’ye 6 milyar euro ödeme yapma taahhüdünde bulundu. Fakat bu fondaki paranın, Türkiye’ye 3’er milyar euro olarak iki aşamalı ve direkt olarak değil de, proje bazlı gönderilmesi kararlaştırıldı. FRİT kapsamındaki kalkınma projeleri; eğitim, göç yönetimi, sağlık, belediye altyapısı ve sosyo-ekonomik destek konularına odaklanmaktadır.[10] Örneğin proje kapsamında; Yabancılara Yönelik Sosyal Uyum Yardımı Programı, PİKTES–Suriyeli Çocukların Türk Eğitim Sistemine Entegrasyonunun Desteklenmesi Projesi, SIHHAT–Göçmen Sağlığı Merkezleri Projesi gibi kapsamlı projeler bulunmaktadır.

 

Yabancılara Yönelik Sosyal Uyum Yardım Programı [11] kapsamında, Suriyeliler için planlanan toplam 6 milyar Avroluk yardımın ilki olan 348 milyon avro Türkiye’ye geldi. Bu para vasıtasıyla, Türkiye’de kamplar dışında, şehirlerde yaşayan bir milyon Suriyeliye “Kızılay Kart” ile her ay 100’er lira nakdi yardım yapılmaktaydı, bu yardım 2018 yılında 120 liraya çıkartıldı. Yani, Kızılay Kart-SUY (Yabancılara Yönelik Sosyal Uyum Yardımı) Türkiye tarafından değil, Avrupa Birliği tarafından fonlanmaktadır. Ayrıca bu yardım Suriye uyruklu olan her kişiye de verilmemekte, yardımın alınabilmesi için belirli şartlar bulunmaktadır. [12]  Yardımdan yalnızca, 18-59 yaş arasındaki kadınlar, tek başına olan; kimsesi olmayan 60 yaş ve üzeri yaşlılar, 18 yaşın altında en az bir çocuğu olan yalnız anne veya yalnız babalar, engel düzeyi %40 ya da üzerinde bir ya da daha fazla engelli bireyi olan aileler ve 4’ten fazla çocuğu olan aileler yararlanabilmektedir. Zaten oldukça düşük olan bu ücretin alınabilmesi için bile Suriyelilerin bu şartları sağlıyor olmaları gerekmektedir. Bu kapsam dışında kalan kişiler ise yardımdan faydalanamamaktadırlar.

 

“Türkiye’de, çoğu Suriyeli olmak üzere yaklaşık 4 milyon mülteci yaşıyor ve onların yaklaşık 1.74 milyonu çocuk. 2019 itibarıyla okula kayıtlı olan 680 bin çocuğa karşı, yaklaşık 400 bin çocuk hala okul dışında.” [13]

 

Suriyeli çocuk ve gençlerin eğitim olanakları da düşünüldüğü kadar kapsamlı olamamaktadır. Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’nın (SETA) 2017 yılında yayınlamış olduğu “Engelleri Aşmak: Türkiye’de Suriyeli Çocukları Okullaştırmak” [14]adlı rapora göre; Türkiye’de yaşayan Suriyeli çocukların büyük bir kısmı okullaşamamış durumda bulunmaktadır.  Bu durumun en belirgin 5 nedeni ise; yetersiz bilgilendirme ve yönlendirme, tek ebeveynlik, ekonomik açıdan kırılganlık, yüksek hareketlilik, ve kültürel nedenler olarak gösterilmektedir.

 

Kaynak: SETA/ Engelleri Aşmak: Türkiye’de Suriyeli Çocukları Okullaştırmak 2017

(https://setav.org/assets/uploads/2017/11/Engelleri-Aşmak-Türkiye’de-Suriyeli-Çocukları-Okullaştırmak.pdf)

2016-2017 dönemi için hazırlanmış olan grafik ile ilgili olarak okullaşabilmiş öğrencilerin %65’inin Geçici Eğitim Merkezleri’nde (GEM) eğitim gördüğü belirtilmektedir. Fakat Milli Eğitim Bakanlığı tarafından GEM’lerin, 2016-2017 eğitim ve öğretim yılı sonunu kadar gerekli tedbirlerin alınması sureti ile kapatma işlemlerinin gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştı. Bu da okullaşma oranlarının daha fazla düşmesine neden oldu. Üniversite çağındaki Suriye uyruklu öğrenciler için ise herhangi bir ayrıcalık bulunmamaktadır. Suriye uyruklu öğrenciler de, diğer tüm yabancı uyruklu öğrenciler gibi aynı şartlarda üniversiteye yerleştirilmektedir. Devlet üniversitelerine girmek isteyen yabancı öğrenciler YÖS’e (Yabancı Öğrenci Sınavı) girerek, özel üniversiteye girmek isteyen öğrenciler ise her üniversitenin kendi şartlarına göre tercih yapabilmektedirler. [15]

 

Türkiye’de ikamet eden Suriyeliler, barınma, sağlık, eğitim ve çalışma gibi temel insani ihtiyaçlarından Avrupa ülkelerindeki “mülteci” statüsüne nazaran oldukça düşük oranda yararlanabildikleri için daha iyi bir yaşam standardı yakalamak umudu ile Avrupa’ya göç etmek istemektedirler.

 

AVRUPA’DAKİ GELİŞMELER

Türkiye’nin sınır kapılarını açması üzerine Avrupa’nın mülteciler konusundaki endişesi bir hayli artmış durumdadır. Bugüne kadar Türkiye’nin Suriyelileri misafir etmesi, Avrupa ülkeleri tarafından takdir ile karşılanmakta ve hem maddi hem de diplomatik boyutta desteklenmekteydi. Ancak yaşanan son gelişmeler neticesinde, Avrupa ülkeleri, mülteciler konusunda hızlı aksiyon almakta zorlanmaktadır. Bu da özellikle Avrupa’ya açılan sınır bölgelerinde, mültecilerin mahsur kalmasına ve daha da fazlası, zulme maruz kalmalarına sebebiyet vermektedir.

 

Türkiye’nin, Avrupa kıtasında yer alan Doğu Trakya’daki Yunanistan ve Bulgaristan sınırları, mülteci yoğunluğunun en fazla olduğu bölgeleri oluşturmaktadır.

 

Avrupa Birliği’nin geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, göçmenlere ülkelerine geri dönmeleri durumunda 2000 avro veya 2330 dolar teklif edileceği duyuruldu.

 

New York Times’ın haberine göre, [16] Avrupa Birliği İçişleri Komiseri Ylva Johansson, Atina’nın 5.000 göçmenin gönüllü geri dönüş programına katılacağını umduğunu beyan etti. Fakat bu teklif, Türkiye’den Yunanistan’a uzanan yeni göç dalgasında yer alan göçmenler için geçerli olmayacak; çok sayıda göçmen tarafından kabul edilse dahi, kota uygulanacak ve her isteyen bu ücretten   faydalanamayacaktır.

 

Türkiye’nin mülteci krizini yönetmekte zorlandığı AB üyesi ülkeler tarafından artık genel kabul gördüğü için Avrupa ülkeleri konu ile ilgili Türkiye’ye yeni ekonomik yardımlar yapmaya hazır  görünmektedirler. Bunun karşılığında, Türkiye’nin Avrupa’ya mülteci geçişini durdurması  beklenilmektedir. Ayrıca, Avrupa Birliği’nin Türkiye ile yeni bir göç anlaşması yapması gerektiği de Avrupa ülkelerinde daha sıklıkla dile getirilmektedir.

 

FRONTEX ASKERLERİ

FRONTEX- Avrupa Birliği Üye Ülkelerinin Dış Sınırlarının Yönetimi için Operasyonel İşbirliği Ajansı (European Agency for the Management of Operational Cooperation at the External Borders of the Member States of the European Union).

 

Avrupa Birliği üyesi ülkelerin komşularıyla olan sınırlarının korunmasını ve güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturulmuş bir AB kurumu olan Frontex, birliğe üye olmayan komşu ülkelerle olan sınırların güvenliğinin sağlanması, ulusal sınır muhafızları arasında işbirliği yapılması ve sınırlarla ilgili risk analizleri oluşturulması amacıyla 2004 tarihinde kurulmuştur.

 

Frontex’in 3 temel stratejik hedefi bulunmaktadır, bunlar; kapsamlı bir durumsal farkındalık ile AB sınırlarının güçlendirilmesi, bu sınırların, güvenlik, korunaklılık ve fonksiyonellik açısından garanti altına alınması ve Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Güçleri’nin planlaması doğrultusunda etkinliklerinin artırılmasıdır. [17]

 

Frontex tarafından idare edilen RABIT’lerin (Acil Sınır Müdahale Ekipleri – Rapid Border Intervention Teams) sınırı geçmeye çalışan göçmenlere karşı uyguladığı müdahaleler ise sivil toplum kuruluşları tarafından sıkça eleştirilmektedir. Çünkü RABIT’lerin aşırı güç kullanması, hali hazırda zor olan göç yolculuğunu göçmenler için daha da zor ve tehlikeli bir hale getirmektedir.

 

BULGARİSTAN

Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov, 2019 Ekim ayında, Türkiye’nin Suriyeli mülteciler için sınırı açması durumunda ülkesinin sınırlarından giriş yapanları durduramayacaklarını beyan etmişti. Fakat yaşanan gelişmeler neticesinde Borissov, ordu birimlerinin, sınır polisinin ve milli muhafızların sınırda konuşlandırıldığını duyurdu.

 

Bulgaristan, yaşanan gelişmeler üzerine sınır kapılarında 1000 asker konuşlandırıldığı açıklamasında bulundu. Kapıkule sınırını aşmaya çalışan mültecilerin, Bulgaristan hükümeti tarafından geçişlerine müsade edilmediği dile getirildi. [18]

Kaynak: HRW/ Containment Plan: Bulgaria’s Pushbacks and Detention of Syrian and Other Asylum Seekers and Migrants (https://www.hrw.org/report/2014/04/28/containment-plan/bulgarias-pushbacks-and-detention-syrian-and-other-asylum-seekers)

 

Mülteciler ise zaten Bulgaristan üzerinden geçiş yapmaya pek niyetli olmamaktadırlar. Bunun sebebi ise Bulgaristan halkının genel olarak mültecilere karşı takındığı ırkçı tavırlardan kaynaklanmaktadır. [19]

Mültecilerin Bulgaristan üzerinden gitmek istememelerinin diğer bir nedeni ise, 2014 yılında Bulgaristan sınırında yaşananlar olarak görülmektedir. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) 2014 yılında yayınlamış olduğu “Çevreleme Planı: Bulgaristan’ın Suriyeli ve Diğer Sığınmacıları ve Göçmenleri Geri Püskürtmesi ve Gözaltında Tutması” (Containment Plan: Bulgaria’s Pushbacks and Detention of Syrian and other Asylum Seekers and Migrants [20]başlıklı rapora göre, sığınmacı olduğu “düşünülen” kişilerin yargısız bir şekilde ve aşırı güç kullanılarak Türkiye’ye geri gönderilmeye çalışıldığı belgelenmiştir. Hatta bu kişilerin iltica talebinde bulunmalarına bile müsaade edilmediği raporda açıkça ortaya konulmamaktadır. Ayrıca gözaltı merkezlerindeki koşulların da insani şartlarda olmadığı raporda vurgulanmaktadır.

 

Bulgaristan 2013 Kasım ayında, Türkiye’den gelen mültecilerin kaçak geçiş yapamamasına yönelik “Çevreleme Planı” oluşturmuştu. Bu kapsamda, sınırda 1500 ilave polis memuru görevlendirildi ve bunlara AB Sınır Güvenliği Birimi Frontex aracılığıyla diğer AB üyesi ülkelerden gelen misafir muhafızlardan oluşan bir birlik daha eklendi. Ayrıca Bulgaristan, aynı tarihlerde Türkiye sınırının 33 kilometrelik bir bölümüne çit inşa etmeye de başlamıştı. [21]

 

YUNANİSTAN

 

2019 yılı Kasım ayında Yunanistan Kamu Düzeni ve Vatandaşı Koruma Bakanlığı tarafından sunulan Uluslararası Koruma Yasası, Yunanistan sığınma sistemindeki bireysel haklar ve usül garantileri üzerinde çeşitli kısıtlamalar getirerek, yeterlilik, kabul ve iltica prosedürüne ilişkin kuralları tek bir yasama aracında birleştirmekteydi. Tasarı kapsamında; ikamet izinleri, sığınmacıların tutuklanması, işgücü piyasasına erişim, kişisel görüşme, hızlandırılmış prosedür, güvenli üçüncü ülkeler, bölgede kalma hakkı, temyiz içeriği ve temyiz komitelerinin kompozisyonu konularında değişiklik ve kısıtlamalara gidilmekteydi. [22]

 

İkincil koruma hakkı 3 yıldan 1 yıla indirilirken, gözaltı süresi 3 aydan 18 aya kadar uzatılmaktadır. Çalışma izni almak için ise tasarıya göre çalışma izni verilmeden önce altı aylık bir süre  geçmesi gerekmektedir. Kişisel görüşmelerin, çok sayıda sığınmacının gelişi durumunda, iltica servisi dışındaki yetkililer, yani polis ve silahlı kuvvetler tarafından yapılabilmesi de söz konusu olmaktadır. Ayrıca normalde refakatçisi olmayan göçmen çocukların mağduriyetini engellemek üzere hızlandırılmış bir prosedür de bulunmaktaydı, fakat bu tasarı ile hızlandırılmış süreç değişti ve çocuklar da normal prosedüre tabi tutulmaya başlandı. [23]

Göçmen trafiğini azaltmak için düzenlenen yasa tasarısı ise bu sırada parlamentoda oy birliği ile kabul edildi. Sığınmacıların güvencelerinin azalması ve bu doğrultuda daha büyük krizler ile karşı karşıya kalabilme risklerinin artması açısından tasarı, uluslararası yardım kuruluşları tarafından oldukça eleştirildi. Ana muhalefet Radikal Sol İttifak Partisi (SYRİZA) lideri ve eski Başbakan Aleksis Çipras da tasarıyı eleştirenler arasında bulunmaktaydı.

Kaynak: BBC/ Greece migrant crisis: Refugee centre ablaze as tensions rise

(https://www.bbc.com/news/world-europe-51781394)

Son durumda, Türkiye’nin sınır kapılarını açması üzerine Yunanistan, yasadışı yollardan ülkeye girmeye çalışan göçmenlerin tüm iltica taleplerini bir ay süre ile durdurdu ve hem karadan hem de denizden girmelerini engellemek için “sert tedbirler” aldı.

 

Yunan polisinin gaz bombası ile sınırı geçmeye çalışan mültecilere müdahale ettiği bilinmektedir. Göçmenler ile yapılan röportajlar neticesinde, hukuki prosedürlerin uygulanmadığı, sınır bölgesinde yakalananların Yunanistan kolluk kuvvetleri tarafından soyulduğu, dövüldüğü ve kovulduğu açıkça ifade edilmektedir. Türk yetkililer ise, son iki hafta içerisinde Yunanistan’a girmeye çalışırken en az üç göçmenin vurularak öldürüldüğünü söylediler.[24] Yunanistan hükümeti ise bu ölümleri reddetti. Bununla birlikte Yunanistan Sahil Güvenlik Güçlerinin, botlar ile gelen göçmenleri güç kullanarak geri ittiğine dair görüntüler de mevcut bulunmaktadır.

 

ALMANYA

Almanya şansölyesi Angela Merkel, Türkiye’yi, göçmenleri siyasi bir araç olarak kullanmak ile suçladı. 2015 mülteci krizinin ardından Türkiye’den Avrupa’ya düzensiz göçü engellemek amacı ile AB-Türkiye anlaşmasının Türkiye tarafından ihlal edildiğini vurgulayan Merkel, durumun kabul edilemez olduğunu dile getirdi.

 

Almanya tarafından konu ile ilgili diğer bir açıklama ise 1500 kimsesiz göçmen çocuğun Almanya’ya alınması kararı   oldu. Söz konusu çocukların ağırlıklı olarak acil tedaviye ihtiyaç duyan ve 14 yaşından küçük refakatsiz olanlardan seçileceği belirtildi.[25] Ayrıca CDU (Hristiyan Demokrat Birlik) Genel Başkanı Annegret Kramp-Karrenbauer, diğer AB ülkelerinin de göçmen çocukların Avrupa ülkelerine alınması ile ilgili devreye girmesi gerektiğini belirtti.

 

Sonuç Yerine…

Mülteci krizinin ve devletlerin krizi yönetme süreçlerinin analiz edilebilmesi açısından milliyetçilik kavramının detaylı olarak ele alınması gerekmektedir. Sosyal bilimlerde tartışmalı bir kavram olan milliyetçiliğin kimi ekollerce kendiliğinden var olan bir kavram olduğu iddia edilirken, bir diğer ekol tarafından ise milliyetçiliğin “oluşturulmuş” (social constructivism) bir yapı olduğu öne sürülmektedir. Tanım ve açıklamalar farklılıklar gösterse de tarihi süreç içerisinde milliyetçilik kavramının siyasal erkler tarafından toplulukları mobilize etme amacı ile kullanıldığını bilmekteyiz. Nitekim, bireylerin “ait olma” ihtiyacı, milliyetçiliğin temel motivasyonunu oluşturmaktadır.

 

Avrupa perspektifini anlamak açısından Avrupa Birliği’nin temellerini kavramak teoride önem arz etmekle beraber, pratikte durumun bu şekilde oluşmadığını gözlemlemekteyiz. Birliğin amaçlarından birinin, üye devletlerin ve vatandaşlarının sosyal dışlanma ve ayrımcılık ile mücadele ederken, bir yandan da kültürel çeşitliliğe saygı duymak olduğu ifade edilse de, Avrupa’da popülizmin etkisi ile birlikte yükselen sağ, pratiğin çok daha farklı olduğunun en büyük kanıtı olarak karşımıza çıkmaktadır.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Avrupa Birliği, milliyetçilik söylemlerinin artık eskisi kadar önemli olmadığını, bundan da fazlası, zararlı olabileceğini vurgulayan bir kurum halindeydi. Savaşın hem devletlere hem de sivillere getirdiği olumsuzluklar, aşırılıkların törpülenmesi gerektiği fikrini besledi. Küreselleşen dünyada, Avrupa’nın eski düşmanları “yeni dostlar” olarak nitelendirilmekte, ulusal egemenlik kavramının yerini ulusüstü bir yapının aldığı düşünülmekteydi. Fakat ilerleyen dönemlerde karşı karşıya kalınan iktisadi kayıplar, değişen politik dengeler ve yeniden ortaya çıkan mülteci krizi milliyetçilik kavramını farklı bir formda yeniden gündeme getirmiştir. Bu doğrultuda 1945 öncesi milliyetçilik söylemleri ile günümüz milliyetçilik söylemlerinin birbirlerinden ayrıldığını söylemek yanlış olmayacaktır. 1945 öncesi söylemlerde etnisite temeli üzerine kurulan bir milliyetçilik formu dünyaya hakimdi ve kişiler/gruplar direkt olarak kimlikleri üzerinden ötekileştirilmeye maruz kalmaktaydı. Fakat yeni dönemde milliyetçiliğin rasyonalize edilmesine tanıklık etmekteyiz. Örnek vermek gerekirse, günümüz Avrupa’sındaki sağ popülist partilerin, milliyetçiliği materyal koşullara bağlayarak meşru kılmaya çalıştığını gözlemlemekteyiz. Süreci kabaca ele alacak olursak, savaş sonrasında, milliyetçi söylemlerin yarattığı yıkımı deneyimleyen ülkeler (Almanya, İtalya vb.) bu söylemlerden kaçınmaya başlamışlardı. Avrupa Birliği’nin kurulmasından sonra bu söylemler azalmış olsa da özellikle 2008’de yaşanan ekonomik kriz ve sonrasında Orta Doğu’da değişen güç dengelerinin tetiklediği mülteci krizi, sağ partilere aşırılıklarının rasyonalize edilmesi fırsatını verdi. Bu doğrultuda geçmişte kullanılan “Kimliklerinden dolayı onları ülkemizde istemiyoruz.” söylemlerinin yerini “Hali hazırda var olan kötü ekonomik koşullarda, elimizden işimizi/ okulumuzu alıyorlar.” söylemleri aldı. Savaş durumundan dolayı vatansız kalmış olan mülteciler ise bu ötekileştirme oyunundaki en somut piyonlar haline geldi.

 

Avrupa merkezciliğin (Eurocentrism) temel yapı taşlarının göç karşıtı politikalar ve müdahaleci ekonomik reformlar olduğunu söyleyebiliriz. Brexit’in gerçekleşmesi üzerine İngiltere Başbakanı Boris Johanson, “İngilizler kimliklerini geri aldı.” açıklamasında bulunmuştu. Kısa bir süre sonra İngiltere’nin mevcut göçmen politikasının “puan tabanlı” sistem ile değiştirileceği konuşulmaya başlandı. Yeni sisteme göre İngiltere vasıfsız işçilere ve İngilizce bilmeyenlere sınırlarını kapatmakla kalmayacak, işsiz olarak ülkeye gelip is arayanları da engelleyecektir. Johanson’un  en önemli seçim vaatlerinden biri olan bu kararın gerekçesi olarak ise İngiliz vatandaşlarının iş imkanlarının artırılması öne sürülmekteydi. Fakat vaatlerin aksine sendikalar, iş kayıplarının yaşanmasını; özellikle de fabrikalarda üretimin düşmesini öngörmekteler. Aşırı sağın Avrupa’daki diğer temsilcilerinden biri ise Fransa’da Le Pen’in Ulusal Birlik Partisi’dir. Parti, göçmen ve yabancı karşıtı söylemlerin ekonomik reformlar ile desteklenmesi ile tanınmaktadır. Hükümet ise tabanını konsolide etme amacı ile 2019 Kasım ayında göçmenlerin ülkeye girişini ve kabulünü zorlaştıran göçmen reformunu gündeme getirdi. Reform kapsamında; kampların kapatılması, göçmen kotası ve sağlık yardımlarına kısıtlama getirilmesi kararlaştırıldı. Bunların dışında göçmenler için belirlenen asgari ücret ve sosyal yardımların aynı anda alınamayacağı ve yeni tutukevleri kurulacağı da belirtildi. Almanya’da ise AfD (Almanya İçin Alternatif) yükseltmesi ile gündemde bulunmaktadır. AfD de, Avrupa’daki diğer aşırı sağ partiler gibi göçmen karşıtlığı üzerinden duruş alan bir parti olarak öne çıkmaktadır. Avusturya’da Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ), İtalya’da Lega, Macaristan’da FİDESZ, Danimarka’da Danimarka Halk Partisi ise Avrupa’daki diğer aşırı sağ parti temsilcilerindendir.

Kaynak: BBC/ Avrupa ve milliyetçilik: Avrupa Parlamentosu seçimlerinde milliyetçi ve aşırı sağcı partiler ‘güç bloğu’ oluşturma çabasında

(https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45474089)

 

Avrupa’daki aşırı sağ partilerin ülkeden ülkeye göre iç dinamikleri ufak farklılıklar gösterse de, genel anlamda hepsinin tabanlarını konsolide etmek adına göçmenler üzerinden politika izlediklerini ve bu doğrultuda siyasi erklerini meşrulaştırmaya çalıştıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Üstelik oy oranlarına bakıldığında, amaçlarına ulaşma doğrultusunda başarılı oldukları da gayet aşikar. Özetlemek gerekirse, Avrupa’da aşırı sağın yükselişte olmasının en önemli nedenlerinden birincisi; süreç içerisinde sağ popülist partilerin, seçmenlerin milliyetçi duygularını iktisadi bahaneler kullanarak seçmenlerin zihinlerinde bu durumu rasyonalize edebilmelerini sağlamalarıdır.  İkinci neden ise, Avrupa Birliği’nin kuruluş aşamasında vaatte bulunmuş olduğu “birlik” görevini devam ettirmekte zorlanmasıdır. Ayrıca uluslararası anlaşmalardaki ihlallerin somut yaptırımlarının olmaması da, söz konusu devletlere dünya sahnesinde “ben merkezci” olarak diledikleri şekilde hareket etme özgürlüğü vermektedir.

 

Siyasi partilerin ve/veya ulus devletlerin çıkar ilişkilerinin neden olduğu savaşlarda kazananın olmadığı unutulmamalıdır. Sonuç olarak mülteci krizi, yalnızca siyasal ve iktisadi manada değil, ahlaki boyutta da ele alınmalıdır. İnsanlık onuru olarak tanımlanan değerleri kaybetmemek adına  etnisite, din, dil gibi ötekileştirici söylem ve yaptırımların uluslararası boyutta ivedilikle “yeniden” ele alınması gerekmektedir. Çözüm üretmekte başarısız olduğunu kanıtlamış eski yapılanmalar ve anlaşmalar yenilenmediği müddetçe, mülteci krizinin olumlu sonuçlanamayacağı da tüm açıklığıyla  ortada bulunmaktadır.

 

Nilfem BAYKAN’IN Analizi… | EUROPolitika Dergisi Dış Haberler Sorumlusu 

Photo – Source: Daily Mail Online

 

KAYNAKÇALAR

[1] İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi https://www.un.org/en/universal-declaration-human-rights/

[2] https://www.unhcr.org/4ca34be29.pdf

[3] http://www.danistay.gov.tr/upload/multecilerin_hukuki_durumuna_dair_sozlesme.pdf

[4] http://www.multeci.org.tr/wp-content/uploads/2016/12/1967-New-York-Protokolu-1.pdf

[5] https://unctad.org/en/Docs/edmmisc232add19_en.pdf

[6] http://www.multeci.org.tr/wp-content/uploads/2016/12/1967-New-York-Protokolu-1.pdf

[7] http://www.danistay.gov.tr/upload/multecilerin_hukuki_durumuna_dair_sozlesme.pdf

[8] https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.6458.pdf

[9] (https://www.goc.gov.tr/calisma-izni-sss)

[10] https://multeciler.org.tr/avrupa-birliginin-suriyeliler-icin-turkiyeye-odedigi-para/

[11] https://kizilay.org.tr/Haber/HaberDetay/3011

[12] https://multeciler.org.tr/suriyeliler-devletten-para-aliyor-mu/

[13] https://www.unicefturk.org/yazi/acil-durum-turkiyedeki-suriyeli-cocuklar

[14] https://setav.org/assets/uploads/2017/11/Engelleri-Aşmak-Türkiye’de-Suriyeli-Çocukları-Okullaştırmak.pdf

[15] https://multeciler.org.tr/suriyeliler-universitelere-sinavsiz-mi-girecek/

[16] https://www.nytimes.com/2020/03/13/world/europe/greece-voluntary-return.html

[17] https://frontex.europa.eu/about-frontex/foreword/

[18] https://www.theguardian.com/world/2020/feb/28/tensions-rise-between-turkey-and-russia-after-killing-of-troops-in-syria

[19] https://www.dw.com/en/why-do-so-many-refugees-avoid-bulgaria/a-18707897

[20] https://www.hrw.org/report/2014/04/28/containment-plan/bulgarias-pushbacks-and-detention-syrian-and-other-asylum-seekers

[21] https://www.hrw.org/tr/news/2014/04/28/253505

[22]https://www.asylumineurope.org/news/29-10-2019/greece-new-restrictions-rights-and-procedural-guarantees-international-protection

[23] https://rsaegean.org/wp-content/uploads/2019/10/RSA_Comments_IPA.pdf

[24] https://www.nytimes.com/2020/03/10/world/europe/greece-migrants-secret-site.html

[25] . https://www.amerikaninsesi.com/a/alman-hukumetinden-multeci-cocuklari-alma-karari/5320994.html