ANALİZ
FAHRİ AKSOY
İngiltere dünyanın önde gelen ekonomilerinden biri ve G7 üyesi. Ancak yüksek konut fiyatlarının arkasında düşük verimlilik, zayıflayan yatırımlar, Brexit’in etkileri, vergi baskısı, sağlık sistemindeki sorunlar ve gençlerin ülkeden ayrılması var. Peki, bir ülke bu kadar zenginken nasıl bu kadar insan kaybediyor?
Geçen yıl yaklaşık 700 bin kişi İngiltere’yi terk etti. Bu, şimdiye kadar kayıt altına alınan en yüksek rakamdı ve bu insanların yaklaşık dörtte üçü 35 yaşın altındaydı. Savaştan veya açlıktan kaçmıyorlardı. Görünürde ekonomik bir çöküşten de kaçmıyorlardı. Fakat tam da burada yanılıyoruz.
Çünkü dünyanın en büyük ekonomilerinden biri, G7 üyesi ve Sanayi Devrimi’nin beşiği olan İngiltere yıllardır sessiz sedasız içten çöküyor. Bunu fark eden insanlar, özellikle de gençler, çantalarını toplayıp gidiyor. Peki, bu nasıl oldu? Bir ülke bu kadar zenginken nasıl bu kadar insan kaybeder?
2008 sonrası tercih: Kemer sıkma
2008’i hepimiz hatırlıyoruz: Küresel finans krizi, çöken borsalar, batan bankalar ve panikle karar alan hükümetler… O dönemde her ülke bir seçimle karşı karşıyaydı.
Şöyle düşünün: Küçük bir işletme sahibisiniz ve zor bir dönemden geçiyorsunuz. İki seçeneğiniz var. Birincisi, harcamaları kısmak, ekibi küçültmek ve elinizdekilerle idare etmek. İkincisi ise borç almak, daha iyi ekipmana yatırım yapmak ve uzun vadede büyüyerek bu borcu ödemek.
İngiltere birinci seçeneği tercih etti. Buna austerity, yani kemer sıkma politikası deniyor. Kulağa sorumlu geliyor: “Zaten param yok, daha fazla harcamayayım.” Mantıklı gibi görünüyor. Ancak şöyle bir sorun var: Kesilen şeyler lüks değildi.
Altyapı projeleri, araştırma ve geliştirme bütçeleri, mesleki eğitim programları ve yetişkin eğitimi kısıldı. Yani İngiltere yalnızca kemerini sıkmadı; aynı zamanda spor salonuna gitmeyi de bıraktı. Bunun etkisini en fazla işçi sınıfı hissetti.
Karşılaştırma için Almanya’ya bakalım. Almanya’nın Mittelstand olarak adlandırılan bir modeli var: Binlerce orta ölçekli ve yüksek düzeyde uzmanlaşmış üretici firma. Sesleri fazla çıkmaz, manşetlere pek girmezler; fakat ülkeyi ayakta tutarlar.
İngiltere de bir zamanlar bu şirketlere sahipti. Ancak bunlar satıldı, kapatıldı veya yavaş yavaş ortadan kalkmalarına izin verildi. Sonuç olarak bugün ortalama bir Amerikalı işçi, ortalama bir İngiliz işçiden yüzde 28 daha verimli. Fransız veya Alman bir işçi de yaklaşık yüzde 14 daha verimli.
Bu, İngilizlerin tembel veya yeteneksiz olduğu anlamına gelmiyor. Yalnızca daha eski araçlarla, daha eski binalarda ve daha az eğitimle çalışıyorlar. Çünkü sistem onlara yatırım yapmayı bıraktı.
Ekonomi durgunken ülke nasıl hâlâ zengin görünüyor?
İngiltere ekonomisi neredeyse 20 yıldır durgun. Buna rağmen dışarıdan bakıldığında ülke hâlâ zengin görünüyor: Pahalı arabalar, dolu restoranlar ve şık semtler… Bu nasıl mümkün olabiliyor?
Cevap büyük ölçüde tek bir varlıkta gizli: Konut fiyatları.
İngiltere’de ortalama bir ev, ortalama yıllık gelirin 7,7 katına satılıyor. Londra’da bu oran 10,5 kata, Londra’nın bazı bölgelerinde ise 25 kata kadar çıkıyor. Tarihsel olarak bir evin uygun fiyatlı sayılabilmesi için fiyatının yıllık maaşın üç veya dört katı olması gerekiyor. İngiltere bu sınırı bir nesil önce geçti ve hız kesmeden uzaklaşmaya devam ediyor.
Şöyle bir senaryo düşünün: 400 bin sterlin değerinde bir eviniz var ve evinizin değeri 500 bin sterline çıktı. Mantıken 100 bin sterlin kazanmış görünüyorsunuz. Fakat aslında durum öyle değil. Çünkü hâlâ bir yerde yaşamak zorundasınız ve çevrenizdeki bütün evlerin fiyatı da aynı oranda arttı. Daha büyük bir eve taşınmak isterseniz o ev de aynı ölçüde pahalılaştı.
Dolayısıyla ev sahiplerinin büyük çoğunluğu için artan konut fiyatları onları gerçekte daha zengin yapmıyor; yalnızca kâğıt üzerinde zengin gösteriyor.
Peki, gerçekten kim kazanıyor? Ev borcunu tamamen ödemiş ve daha küçük bir eve taşınmayı planlayan 60’lı yaşlardaki insanlar. Üstelik bu insanlar seçimlerde düzenli olarak oy kullanıyor. Politik sistem de onlarca yıldır bu kitlenin çıkarları doğrultusunda işliyor.
Çözüm herkes tarafından biliniyor: Daha fazla ev inşa etmek, arzı artırmak ve fiyatların normalleşmesini sağlamak. Fakat fiyatlar düşerse güvenilir seçmen kitlesinin serveti de düşüyor.
Bunu bir müzikli sandalye oyunu gibi düşünün. Sandalyelerde oturanlar, oyuna yeni sandalye eklenip eklenmeyeceğine karar veriyor. Tahmin edin ne oluyor?
Bu yalnızca İngiltere’nin sorunu değil. Avustralya neredeyse aynı tabloyla karşı karşıya. Kanada’da durum belki daha da kötü. Yeni Zelanda ise acil bir yasa çıkarmak zorunda kaldı. Konutun yaşam alanından yatırım aracına dönüştüğü her yerde benzer bir tablo ortaya çıkıyor.
Brexit’in ekonomik maliyeti
İngiltere zaten çok sayıda sorunla boğuşurken 2016’da Brexit geldi. Burada Brexit’in doğru veya yanlış bir karar olup olmadığını tartışmıyorum. Bu siyasi bir tercih meselesidir ve herkesin kararına saygı duymak gerekir. Ancak somut rakamları da görmezden gelemeyiz.
Referandum öncesinde İngiltere’de iş yatırımları yılda yaklaşık yüzde 6 oranında büyüyordu. Bu, G7 içerisindeki en güçlü performanslardan biriydi. Referandumun ardından bu büyüme neredeyse sıfıra indi.
Bu, şirketlerin siyasi bir tutum alması değildi; tamamen rasyonel bir davranıştı. Şöyle düşünün: İngiltere’de bir fabrika işletiyorsunuz ve 50 milyon sterlinlik bir genişleme planlıyorsunuz. Ancak en büyük müşterileriniz Fransa ve Almanya’da. İki yıl sonra bu ülkelerle hangi kurallar altında ticaret yapacağınızı bilmiyorsunuz. Ne yaparsınız? Doğal olarak beklersiniz.
Birçok şirket de bekledi. Ardından bazıları yatırım yapmaktan vazgeçti, bazıları ise yatırımını başka ülkelere taşıdı.
2025’te yayımlanan en kapsamlı Brexit etkisi araştırmalarından biri, İngiltere’nin gayrisafi yurt içi hasılasının Brexit olmasaydı ulaşacağı seviyeden yüzde 6 ila 8 daha düşük olduğunu gösteriyor. Bu, ekonomiden her yıl sessizce kaybolan 100 ila 200 milyar sterlin anlamına geliyor. Mal ihracatı hâlâ 2016 seviyesinin altında.
Finansal hizmetler sektörü ise bir trilyon sterlinin üzerindeki varlığı Paris, Dublin, Frankfurt ve Amsterdam’a taşıdı.
Bir de fazla konuşulmayan iş gücü açığı var. Tarım, konaklama, inşaat, bakım evleri ve Ulusal Sağlık Sistemi NHS büyük ölçüde AB’li çalışanlara bağlıydı. Brexit sonrasında bu iş gücü akışı durdu. Açık, puan bazlı göç sistemiyle kapatılmaya çalışıldı. Fakat çilekler puanla toplanmıyor; bakım evleri gecenin üçünde puan sistemiyle işletilmiyor. Altı yıl sonra bu açıklar hâlâ kapanmış değil.
Görünmeyen vergi artışı: Mali sürüklenme
İngiltere’de hiçbir meclis oylaması yapılmadan gerçekleşen bir vergi artışı da var.
Diyelim ki maaşınız biraz arttı. Zam oranı enflasyona yetişti ve az da olsa üzerine çıktı. Güzel görünüyor. Ancak vergi dilimi geçen yıl neredeyse bu yıl da aynı yerde duruyor. Böylece aldığınız küçük zam sizi üst vergi dilimine biraz daha yaklaştırıyor veya o dilimin içine sokuyor.
Daha fazla vergi ödüyorsunuz; fakat gerçekte daha zengin değilsiniz. Buna fiscal drag, yani mali sürüklenme deniyor. İngiltere’de bu durumun 2027’ye kadar yaklaşık 18 milyon kişiyi etkilemesi bekleniyor.
Daha çarpıcı olan ise bazı çalışanların yüzde 60’ın üzerinde efektif marjinal vergi oranıyla karşı karşıya kalması. Yani daha fazla kazandıklarında kazançlarının çok büyük bir bölümü vergiye gidiyor. Bu gruba girenlerin sayısı 2017’den bu yana iki katına çıktı.
Araştırmalar, yüz binlerce kişinin kazancını bilinçli olarak belirli bir seviyenin altında tuttuğunu gösteriyor. Daha fazla çalışmıyorlar. Büyümeye ve daha yüksek verimliliğe ihtiyaç duyan bir ülkede sistem, insanlara daha fazla çalışmanın anlamsız olduğunu öğretiyor.
NHS krizi ekonomiyi nasıl etkiliyor?
İngiltere’deki durumu anlamak için adına John diyebileceğimiz bir kişiyi düşünelim. John 44 yaşında. İki yıl önce ayağında bir rahatsızlık başladı. Hayatını tehdit eden bir durum değil; fakat haftada üç günden fazla çalışmasını engelliyor.
John, NHS’in bekleme listesinde 14 aydır sıra bekliyor. Şimdi kendisine ameliyat için 12 ila 18 ay daha beklemesi gerektiği söyleniyor. Bu süreç işverenini zorluyor, geliri düşüyor ve hiç istemediği hâlde devlet yardımı almak zorunda kalıyor.
Şimdi John’u bir milyon kişiyle çarpın.
İngiltere’de pandemi sonrasında uzun süreli hastalık nedeniyle iş gücünden tamamen çıkanların sayısı yaklaşık bir milyon. İngiltere, G7 ülkeleri içerisinde bu sayının pandemi öncesine kıyasla arttığı tek ülke.
NHS’in bekleme listesinde 7,3 milyon kişi bulunuyor. Başka bir ifadeyle İngiltere’de her 11 kişiden biri tedavi olmak için sıra bekliyor.
Bu durum bir kısır döngü yaratıyor: NHS’e az yatırım yapılıyor, bekleme listeleri uzuyor, insanlar iş gücünden çıkıyor, vergi gelirleri düşüyor, hükümet NHS’e daha az kaynak ayırıyor ve bekleme listeleri daha da uzuyor. Bu döngü on yılı aşkın süredir devam ediyor.
Sağlık sistemi bir ekonominin yükü değil, girdisidir. İnsanların hızlı biçimde doktora gidebildiği bir ülkede iş gücü daha sağlıklı olur. Sağlıklı iş gücü daha verimli çalışır. Daha verimli iş gücü daha fazla vergi üretir; daha fazla vergi ise daha iyi hizmet sağlar. Aynı döngü bu kez ters yönde işler.
Sorunlar biliniyorsa neden çözülemiyor?
Bütün bu sorunlar bu kadar açıkken neden İngiltere’yi kimse düzeltemiyor? Politikacılar aynı raporları görüyor, ekonomistler her hafta bu konuları yazıyor ve her seçimde bütün partiler bu sorunlardan söz ediyor. Buna rağmen 17 yıldır hiçbir şey gerçekten değişmedi.
Çünkü uzun vadeli çözümler kısa vadede oy kaybettiriyor. Bunun üç somut örneği var.
Birincisi emeklilik sistemi. Triple lock sistemi kapsamında emekli maaşları her yıl enflasyon, ücret artışı veya yüzde 2,5 oranlarından hangisi daha yüksekse ona göre artırılıyor. Bu, yalnızca yukarı doğru işleyen bir mandal gibi çalışıyor.
Sistemin maliyeti, emekli maaşlarının yalnızca ücret artışına göre artırıldığı bir modele kıyasla 12 milyar sterlinden fazla. Bu maliyetin 2030’a kadar yaklaşık 15,5 milyar sterline çıkması bekleniyor.
Peki, bunu kim değiştirebilir? İngiltere seçimlerinde 65 yaş üzerindeki seçmenlerin oy kullanma oranı, 35 yaş altındakilerin neredeyse iki katı. Hiçbir siyasi parti seçim öncesinde emekli maaşlarını azaltmaya cesaret edemiyor.
İkinci örnek konut piyasası. Ev değerlerini düşürecek her politika, düzenli oy kullanan bu seçmen kitlesinin servetini de düşürür. Bu nedenle böyle bir adım siyasi intihar olarak görülüyor.
Üçüncüsü uzun vadeli yatırımlar. On yılda geri dönüş sağlayacak bir altyapı projesi için bugün harcama yapmak, başarının siyasi kredisini başka bir hükümetin alması anlamına geliyor. Beş yıllık seçim döngüsü bu tür uzun vadeli düşünmeyi ödüllendirmiyor.
Her üç durumda da değişimden faydalanacak olanlar, statükodan faydalananlar tarafından sayıca geride bırakılıyor.
Gençler neden gitmek istiyor?
Şimdi bütün bu tabloya 25 yaşındaki bir İngilizin gözünden bakalım. Ev alamıyorsunuz. Maaşınız artıyor; fakat vergiler bu artışı tüketiyor. NHS’te doktora gidebilmek için aylarca bekliyorsunuz. Ekonomi 17 yıldır yerinde sayıyor. Ne yaparsınız?
İngilizler gitmeyi tercih ediyor.
2025 yılında İngiliz vatandaşlarının ülkeden göçü resmî olarak 252 bin kişi olarak açıklandı. Üstelik bu rakam, yıllarca yanlış ölçüldükten sonra düzeltildi. Gerçek sayının daha önce bildirilenden üç kat fazla olduğu anlaşıldı.
Adam Smith Enstitüsünün araştırmasına göre 18–30 yaş arasındaki her dört gençten biri ya İngiltere’yi terk etmeyi ciddi biçimde düşünüyor ya da aktif olarak planlıyor.
Bu insanlar mülteci değil ve zulümden kaçmıyor. Tam tersine toplumun en hareketli, en nitelikli ve ekonomiye en fazla katkı sağlayabilecek kesimleri arasında bulunuyorlar.
Böylece döngü devam ediyor: Yetenekler gidiyor, vergi tabanı küçülüyor, hizmetler kötüleşiyor ve daha fazla insan gitmek istiyor.
Aslında bu senaryoyu Türkiye’den çok iyi biliyoruz. Ancak İngiltere bu duruma alışkın olmadığı için ne yapacağını şaşırmış görünüyor.
Yalnızca İngiltere’nin sorunu değil
Bu mesele yalnızca İngiltere hakkında değil. Yaşlanan nüfus, pahalı konut piyasası, çalışmayı cezalandıran vergi sistemi ve kısa vadeli siyaset birçok gelişmiş ülkenin ortak hastalığı.
İngiltere bu yola 17 yıl önce girdi ve şimdi çıkışı bulmakta zorlanıyor. Aslında birçok ülke de bu yoldan nasıl çıkacağını bilmiyor.
Peki, siz olsaydınız ne yapardınız? Sizce bu yoldan çıkış nedir?