Geri Kabul Anlaşması ve Mülteci Krizi Etkisinde Türkiye-AB İlişkileri

Yrd. Doç. Dr. Sezgin MERCAN

Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler müzakere sürecinin başlamasıyla beraber bir ikilemi yansıtır olmuştur. Bu ikilem şu soruda somut şekilde görülebilir: “Tam üyelik doğrultusunda müzakere süreci başlamasına rağmen ve dolayısıyla ilişkilerin giderek yoğunlaşıp tarafların birbirine daha yakın bir konuma gelmesinin beklenmesine rağmen, niçin Türkiye-AB ilişkileri uzaklaşmayı ve soğumayı giderek daha fazla yansıtır olmuştur?”

Taraflar arasında hukuki anlamda yakınlaşmayı gerektiren zemin oluşmuşken, fikir birliği sergilenen konuların ve ortak politika takibinin giderek arttığı nitelikli ve yoğun işbirliği ve uyum konusunda fiilen uzaklaşma yaşanmıştır. Bunun fark edildiği dönemler olmamış da değildir. AB içinden, müzakere sürecini yürütme sorumluluğunun da gereklerini yerine getirme gerekçesiyle, alternatif ilişki tipleri ve yöntemleri öne sürebilmiştir. Bu ilişki tiplerinden Türkiye tarafından itirazla karşılaşanı ‘imtiyazlı ortaklık’ olmuştur. Bu ortaklık, her ne kadar Almanya ve Fransa gibi AB’nin önde gelen ülkeleri tarafından öne sürülüp desteklense de, resmi bir AB önerisi veya politikası olmuş değildir. Resmi düzeyde, müzakere donukluğunu aşma amacıyla alternatif yöntemler önerilmiş ve uygulanmıştır. 2012’den itibaren görülen alternatif yöntem olarak ‘Pozitif Gündem’ hayata geçirilmiştir. Bu gibi alternatiflerin olmadığı koşullarda, özellikle Kıbrıs meselesinin kilitlediği müzakere sürecindeki donukluk durumunda, ilişkilerin genelinde durağanlık veya fikir uyuşmazlığı görülmekte, AB’nin Türkiye ile işbirliğine ihtiyaç duyduğu konularda Türkiye’nin mesafeli olmasına zemin oluşmaktadır. Günümüz koşullarında AB, Türkiye ile işbirliğine ihtiyaç duyduğu bir sorunla karşı karşıyadır; mülteci krizi.

İlişkilerin Değişen Seyri

Uluslararası ve bölgesel krizler Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerde belirgin yönlendirmeler yapmaktadır. Örneğin, 1990’lı yılların önde gelen krizlerinden olan Balkanlardaki etnik savaşlar ve bu savaşlarda Türkiye’nin gerek konuyu BM, AGİT, Avrupa Konseyi, UNESCO, İKÖ üzerinden uluslararası bir boyuta taşıması, gerek NATO operasyonu için teşviklerde bulunması gerekse de BM Barış Gücü’ne katkı sağlaması ABD ve AB ülkelerince olumlu karşılanmıştı. Türkiye’nin 1999’daki Helsinki Zirvesinde AB üyeliğine aday ülke olarak resmen ilan edilmesinde bu gibi katkılarının da payı vardır. Bugün gelinen noktada, Türkiye ile AB ilişkileri bu sefer başka bir coğrafya kaynaklı kriz üzerinden yönlenmeye maruz kalmaktadır. Yönlenme temelde imtiyazlı ortaklıktan Pozitif Gündem’e ve dolayısıyla Geri Kabul Anlaşması’na doğru olmuştur. Yönlendiren de genel olarak Arap Baharı’nın yarattığı koşullar, özel olarak da Suriye iç savaşının yol açtığı mülteci krizidir.

Pozitif Gündem Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerde ‘temiz bir sayfa açma’ kaygısı ile planlanmış, artık sonuca değil, sürece odaklanılması gerektiğine işaret etmiştir. AB’ye tam üyelik gerçekleşmese de, sürece dayalı bir kalkınma vurgusunun öne çıkarılması gereği üzerinde durulmuştur. Pozitif Gündem, iki taraf arasında öne çıkarılması gereken konuları, kendi varoluş unsurları olarak ortaya koymuştur. Buna göre öncelikle, yoğunlaştırılmış diyaloga dikkat çekmiştir. Yoğunlaştırılmış diyalog AB’nin müzakereleri yürütememesinin yarattığı bürokratik başarısızlık durumunu tersine çevirmeye yönelik bir unsurdur. Ardından, siyasi reformlar, vize, hareket serbestliği, göç, enerji, terörizme karşı mücadele konularında daha fazla işbirliğine gidilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu maddeler de Türkiye ile AB arasında mevcut koşullarda ve gelecek dönemde ilişkilerin belirleyicilerinin ne olacağını yansıtmıştır. Aynı zamanda, uluslararası ve bölgesel krizlerle mücadelenin, ikili ilişkilerdeki tıkanıklıklara hapsolmasının önüne geçilmesine ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Diğer taraftan, Pozitif Gündem Türkiye’nin AB sosyal programlarından daha fazla yararlandırılmasının sağlanması; gümrük birliğinin aksayan yönlerinin giderilmesi için koordinasyonun artırılması; fasıllar açılmasa da, ilgili alanlarda reform sürecinin devamlılığının sağlanması gerektiğini vurgulamıştır. Bu içerik, AB koşulluluğunun Türkiye üzerindeki etkisinin müzakere süreci nedeniyle aşınmasının önüne geçme isteğini yansıtmıştır. Pozitif Gündem’in genel anlamı irdelendiğinde ise, temelde AB ülkelerine yönelik sorun alanlarında kontrolü kaybetmeme isteğinin yer aldığı görülmektedir. Bu alanların başında da göç sorunu gelmektedir.

Devamını Okumak İçin Lütfen