Avrupa’nın Bir Çin Stratejisine İhtiyacı Var:

 Brüksel’in Bu Stratejiyi Şekillendirmesi Gerekiyor

Editör Notu: Avrupa’nın Çin ile ilişkisi anlaşmazlıklar ve tutarsızlıklarla doludur. Üye ülkeler, farklı yaklaşımları dolayısıyla Avrupa Birliği’nin (AB) kollektif gücünden yararlanamıyorlar; bu durum ise Çin’in işine yarıyor. Alman Marshall Fonu’ndan Julianne Smith ve Harvard Kennedy Okulu’ndan Torrey Taussig bu durumun Avrupa için yarattığı sorunları detaylı şekilde açıklıyor ve Avrupa’yı daha güçlü bir müzakereci pozisyonuna sokacak bir dizi önerileri ortaya koyuyor.

Daniel Byman

 

Avrupa’nın Çin’e karşı net bir tutum/politika geliştirmesindeki ivmesi durmuş vaziyettedir. Avrupa Komisyonu, Mart 2019’da yayınladığı raporda Çin’i sistemik ve ekonomik bir rakip olarak tanımladı. Dolayısıyla bu rapor, Avrupa kurumlarının Çin’in Avrupa’nın şeffaflığına ve refahına getirdiği zorlukları gündeme getirmek için ne kadar istekli hâle geldiğine dair değişimin temel bir işareti kabul edilebilir. Aynı zamanda Avrupa’nın dört bir yanındaki başkentlerdeki değişimin de bir işareti olduğu söylenebilir. Tıpkı AB’nin Çin hakkında yayınladığı “Beyaz Kâğıt” sonrası Merkel’in, Avrupa’nın Çin’i bir ortak olarak gördüğü kadar aynı zamanda bir rakip olarak da görmesi gerektiğini savunduğu gibi, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da Çin’i “Avrupa’nın naiflik dönemi bitti” şeklinde uyarmıştı.

 

Ancak bu Mart bildirilerinden bu yana, ne AB liderleri ne de bireysel olarak Avrupalı liderler AB’nin Çin ile ilişkilerindeki mevcut güvenlik açıklarını kapatmaya, Avrupa’nın liberal değerlerini ve insan haklarını savunmaya ya da Çin’in Avrupa üzerinde kurduğu siyasi-ekonomik baskıya yönelik Avrupa’nın kararlığını güçlendirmeye dair anlamlı adımlar atmadı. Elbette ki Avrupa için 2019’un ikinci yarısında dikkat dağıtıcı birçok etken vardı; liderlik geçişlerini idare ederken aynı zamanda Brexit müzakerelerine devam etti, ancak yine de AB liderleri Çin’e kilit konularda gerekli baskıyı yapmak için bazı fırsatlara da sahipti. Örneğin Merkel, geçtiğimiz Eylül ayında Çin’e yaptığı ziyarette Hong Kong’daki demokrasi yanlısı eylemler hakkında endişelerini dile getirmesine rağmen Çin’in Sincan’daki Müslümanlara yönelik insan hakları ihlallerini gündeme getirmedi. Macron ise Kasım ayında yaptığı Çin ziyaretinde insan hakları ihlalleri konusunda daha da ihtiyatlı davrandı. Macron, ne Çin’in Sincan’da yaptığı insan hakları ihlallerinden bahsetti ne de Başkan Xi Jinping’i Çin hükümetinin Hon Kong halkının demokratik taleplerine karşı saygılı olmaya davet etti.

 

Avrupa’ya dönecek olursak, güvenlik endişeleri nedeniyle Çinli teknoloji şirketi Huawei’nin Avrupa’nın 5G telekomünikasyon ihalelerine katılımının yasaklanıp/yasaklanmaması hususunda alınan ulusal kararlar ertelendi ve hâlen dahi belirsizliğini korumaya devam ediyor. Bu esnada Yunanistan, Portekiz ve Macaristan da Çin’in yatırım vaatleri ile oluşturduğu siyasi baskıyı büyük ölçüde görmezden geldi. Geçtiğimiz bahar İtalya, Brüksel, Almanya ve Fransa tarafından eleştirilen, Çin’in “Bir Kuşak, Bir Yol” projesine katılan ilk G-7 üyesi ülke oldu. Bir diğer yandan, Başkan Trump’ın tek taraflı dış politikası ve tek taraflı ticaret uygulamaları nedeniyle Avrupalılar transatlantik ilişkilerden uzaklaştı. Hatta kimi Avrupalı uzmanlarca ABD ve Çin için “eşitlikçi” bir yaklaşım sürdürülmesi hususunda görüşler ortaya atıldı.

 

Çin’in, Avrupa’da artan rolünü değerlendirecek olan strateji eksikliği, Avrupa’daki iç istikrarsızlıklarla daha da arttı. Zira Paris, Berlin ve Londra gibi büyük başkentler siyasi kargaşa ve siyasi durağanlık batağına saplanmış durumdalar. Dolayısıyla da önümüzdeki aylarda daha iyi sonuçların ortaya çıkması olası değildir. Kaldı ki AB, Fransa’da devam eden protestolar, Almanya’da zayıflayan koalisyon hükümeti, Birleşik Krallık’ın 31 Ocak’taki resmi ayrılışı sonrasında yıllarca sürecek ek çalışmaların yapılmasını gerektiren iç ve bölgesel zorluklarla karşılaşmaya devam edecek.

 

Şayet Avrupa, daha katı bir Çin politikası geliştirecekse bunun Brüksel’de tasarlanması gerekiyor. Son zamanlarda AB liderliği geçişini tamamlamak üzere, uzun ve kaotik bir süreç işletilse de nihayet yeni Komisyon Aralık 2019’da göreve iddialı bir giriş yaparak başladı.

 

Avrupa Komisyonu’nun yeni başkanı seçilen Ursula von der Leyen, AB’yi daha “jeopolitik” olmaya çağırdı. Leyen, AB’nin rekabet yasalarını, kamu iktisadi teşebbüslerinin suiistimallerine karşı koruyabilmek için yenileyerek Avrupalı şirketlere çokça zarar veren “anti-damping” davaları için bir “Baş Ticaret Müzakerecisi / Uygulayıcısı” atamayı planlamakta. Birliğin, yeni Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell de Çin’in Sincan’daki insan hakları ihlallerine daha sert tepki verilmesi için üye devletlere baskı oluşturuyor. Öte yandan AB, Çin dâhil olmak üzere Avrupalı şirketlerin özelleştirilmelerini ele alabilmek adına AB çapında bir tarama mekanizması başlatıyor. Son olarak von der Leyen, ABD – AB arasında Çin’in ticaret uygulamaları noktasında iş birliğini ilerletecek merkez olan Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) reform çabalarına öncülük edecek.

 

Von der Leyen’in bu iddialı gündem haritası takdire şayandır çünkü 2020 yılı, Çin ile iki büyük zirveye ev sahipliği yapılması ve ABD – Çin ticaret rekabetinin artması nedeniyle AB’nin dış politikası için kritik bir yıl olacaktır. Ancak AB, Çin konusunda mevcut boşlukları kapatmak için daha fazla çalışma yapmazsa ne von der Leyen’in planları ne de yaklaşan zirveler maalesef başarılı olamayacaktır. Avrupa’nın Pekin’in ekonomik ve siyasi nüfuzuna yönelik güvenlik açıklarını azaltmak için hâlihazırda elinde çeşitli araçlar bulunsa da Avrupa’daki herkes Çin’in Avrupa’daki faaliyetlerinin sorun yarattığı hususunda henüz fikir birliğine varmış değil.

 

Von der Leyen bu nedenle, Çin’in Avrupa’daki angajmanını, özellikle de siyasi nüfuz operasyonlarını denetlemek için biraz daha zaman ayırmalıdır. Çünkü örneğin, bazı Avrupa ülkeleri kendi sınırlarındaki Çin yatırımlarını izleme konusunda olumlu bir yaklaşıma doğru ilerliyor ve birçoğu 5G tartışmalarının karmaşıklığı konusundaki anlayışlarını yavaş yavaş netleştiriyor. Ancak ulusal başkentler, Çin’in Avrupa’daki büyük oyun haritası hakkında çok az şey biliyorlar. Diğer politikalarının da yanında Çin, Orta ve Doğu Avrupa’daki ülkeler için “17+1” girişimi gibi bölgesel forumlar aracılığıyla Avrupa’yı bölmek için gayret ediyor. Bu nedenle de Brüksel, ülkelerin Avrupa çapında uyarıcı anekdotları ve en doğru uygulamaları paylaşmalarına aracılık eden bir üs merkezi olarak hizmet vermelidir.

Örneğin, AB üyeleri, geçtiğimiz günlerde Pekin ile ‘kardeş şehir’ bağlarını koparan Prag Belediye Başkanı Zdenek Hrib ile bu karara neden-nasıl ulaştı, sonuçları neler oldu diye öğrenmek üzere iletişime geçmelilerdir. Ayrıca Brüksel, Estonya hükümetini “Çin’in kötü niyetli etkisi, istihbarat toplama çabası ve yumuşak güç” üzerine çekilen üç bölümlük dizi yayınlandığında Çin’in günlük gazetelerinden olan Postimees’in nasıl bir tepki verdiğini paylaşmaya davet edebilir. Diğer hükümetler de bu durumdan ders çıkartabilir.

Avrupa’daki Çin eylemlerini denetlemenin yanında, von der Leyen ve ekibinin dünyadaki diğer demokrasilerden de ders çıkarması gerekiyor. Örneğin, Tayvan, Avustralya ve Japonya’nın dezenformasyon ve dış müdahale ile ilgili deneyimleri hakkında paylaşacakları çok şey var. Siyasi nüfuzunu zararlı şekilde kullanan Çin’e cevaben Avustralya, 2018’de yabancı siyasi müdahaleyi yasaklayan ve yabancı bir hükümet adına gizli faaliyetlerde bulunmayı yasaklayan kapsamlı bir ulusal güvenlik yasasını kabul etti. Yasa ayrıca yabancı lobicilerden halka açık bir listeye kaydolmalarını da gerekli hâle getiriyordu. (Bu düzenlemelere yanıt olarak Çin, Avustralyalı iş liderleri için vizeleri iptal etti.) Yabancı bir hükümetin yaydığı yanlış bir bilgiyi alan liberal demokrasi Tayvan’da, sosyal medya platformları Çin devlet destekli bilgi kirliliği yaratmaya yönelik negatif kampanyalardan dolayı sürekli olarak temizlenmeye çalışılıyor. Çin’in bu müdahale seviyesi henüz Avrupalıların radarında (ya da umrunda) olmayabilir ancak Çin’in bu anti-propagandaları/negatif baskı kampanyaları, Avrupa’daki çıkarları arttıkça, muhtemelen Batı’ya doğru kayacaktır.

Nasıl ki Avrupa’nın ABD ya da Rusya’ya tek bir bakış açısı yoksa hiçbir zaman Çin’e karşı da tek bir bakış açısı olmayacak. Ancak von der Leyen, eğer Avrupa’daki Çin faaliyetleri hakkındaki Avrupa bilincini en azından artırmayı başarırsa, işte o zaman AB mevcut argümanlarını keskinleştirme görevine sarılabilir. Tam da bu noktada AB’nin yapması gereken öncelikle üç şey var. İlk olarak, von der Leyen, Çin’in Hollandalı hassas yarı iletken ekipman şirketlerinden birini satın almasını engellemek üzere Hollanda hükümeti tarafından alınan kararı “harekete geçme çağrısı” olarak kullanmalıdır. Hollanda hükümeti bu kararı ancak Beyaz Saray’ın Hollanda başbakanına, Çin’in bu firmayı satın alma tehlikeleri hakkında bir istihbarat raporu vermesinden sonra almıştı. Avrupa hükümetleri de bu değerlendirmeleri kendileri yapabilmeli ve Avrupa istihbarat teşkilatları da benzer kaygıları dile getirebilmelidir. Von der Leyen, politika yapıcıları Çin’in satın almalarının daha ayrıntılı değerlendirmesi için yönlendirebilir.

İkinci olarak, von der Leyen’in Avrupa rekabet kurallarını güçlendirmesi gerekiyor. Tek pazara erişim Avrupa’nın jeo-ekonomik gücünün önemli bir unsurudur. AB, Çin devlet işletmeleri de dâhil olmak üzere tüm şirketlerin Avrupa şirketleriyle aynı kurallara uymasını sağlamak için daha sıkı ve katı düzenleme ve uygulama yasalarına öncelik vermelidir. Avrupa Komisyonu’nun rekabetten sorumlu komisyon üyesi Margrethe Vestager, AB dışındaki kamu kuruluşlarının Avrupalı şirketlere karşı avantaj elde etme olasılığını şimdiden araştırmaya başladı; bu mükemmel bir başlangıçtı. Avrupa Komisyonu ayrıca Hollanda’nın AB rekabet yasasına bir sütun ekleme teklifini inceleyebilir ve devlet destekli işletmelerin pazarları çarpıttığını ve haksız uygulamaları sürdürdüğünü tespit ederse Birliğin müdahale etmesine izin verebilir.

Son olarak von der Leyen’in hem Avrupa düzeyinde hem de ulusal düzeylerde yatırım tarama mekanizmasını geliştirmesi gerekmektedir. Çin’in Avrupa’daki doğrudan ticari yatırımları on yılda tam on kat artarak 2016’da 37,2 Milyar Euro’ya ulaşmıştı. (Her ne kadar son yıllarda azalsa da) Buna cevaben Brüksel, AB çapında bir yaklaşım geliştirmek için çalışmalarını artırıyor. Buna yönelik olarak, Nisan 2019’da AB, yabancı yatırım taraması için yeni bir çerçeve geliştirdi. Üye ülkelere ve Avrupa Komisyonu’na yabancı yatırımlarla ilgili bilgi vermek ve endişeleri dile getirme olanağı veren bu ilk adım önemli bir gelişmedir. Ancak tarama çerçevesi, iç farklılıklara uyum sağlamak için dizayn edildi ve dolayısıyla halen son söz üye devletlere ait durumdadır.

AB’nin bu mekanizmayı koruması ve boşlukları kapatmak için çalışmaya devam etmesi gerekiyor. Bunu da yaparken, hem güçlü yönleri hem de zayıf yönlerini görebilmek için ABD tarama mekanizmasına ve ABD’deki Yabancı Yatırım Komitesi’ne (CFIUS) bakması gerekiyor. CFIUS bu anlamcda iyi bir personel havuzu ve referans kaynağıdır. Yılda yüzlerce yabancı satın almaları gözden geçiren CFIUS, bu güne dek yaptıkları ile ulusal güvenlik tehdidi olarak kabul edilen yatırımları engelleyebileceğini ya da kısıtlayabileceğini kanıtladı. Ayrıca, şirketlerin kritik sektörlerdeki potansiyel satın alımlarının bildirimini sağlamalarını gerektiren CFIUS mekanizmasında, inceleme olmadan şirketlerin satın alım sürecine devam etmelerine izin vermemektedir. Yine de ABD sistemi bazı küçük işlemleri kaçırabiliyor; emlak alımları veya teknoloji transferleri yoluyla CFIUS’u atlatmaya çalışan yabancı yatırımların profillerini ortaya koyabilmek için daha iyi bir süreç işletebilir. Bu tür açıklar, Avrupa yaklaşımında düzeltilebilir.

 

Brüksel, Çin konusunda daha güçlü ve tutarlı bir strateji ortaya çıkarmak için ihtiyaç duyduğu birçok bileşene sahiptir. Yeni liderlik/liderler, bu sorunların üstesinden gelmek için kararlı gözüküyor. AB’nin mevcut argümanları, hızlıca güçlendirilmesi ve uygulanması gereken sağlam bir temeldir. Brüksel için eksik olan tek şey, üstesinden gelmek için mücadele edecek istekli ortaklar. Eğer güçlü AB üyesi devletler öne çıkarak, ulusal yatırım tarama mekanizmalarını güçlendirip 5G’de Huawei ile çalışılması da dâhil olmak üzere Çin’e yaklaşımları konusunda önemli kararlar alırsa, Brüksel 2020’yi Avrupa’nın Çin stratejisi için belirleyici bir yıl haline getirebilir.

Çeviri : Yiğit Yavuz | EUROPolitika Dergisi Dijital Editörü

Photo: Ursula von der Leyen 16 Temmuz 2019’da Brüksel’de Avrupa Parlamentosu önünde konuşuyor.Photo credit: European Union via Flickr

 

Orijinal Makale: Europe Needs a China Strategy; Brussels Needs to Shape It